Asri Saadet Devrinde Mizah ve Saka
 
asrı saadet, şaka

Asrı Saadet Devrinde Mizah ve Şaka

Hazırlayan: Akhenaton

A. Rasûlullah’ın Şakaları

Tebessüm Eden ve Tebessüm Ettiren Bir Peygamber

Rasûlullah ile ashabının hayatını hep büyük olaylar ve önemli dinî meseleler etrafında okuyageldik. Siyer denildiği zaman zihinlerimizde ciddiyet sınırlarının üst düzeye taşındığı, gündelik hayatın, “küçük” hadiselerin neredeyse tamamen göz ardı edildiği bir hakikat anlatısı canlandırıldı. Oysaki gündelik hayatın, küçük hikâyelerin de hakikatli sahneleri vardı “Siyer”de.

Örneğin Rasûlullah’ın hayatına doğru yapacağımız bir yolculukta, beşer-peygamber olarak Rasûlullah’ın ashabıyla şakalaştığını, sık sık tebessüm edip/ettirdiğini de görebiliriz.

Şakalaşmanın fıkhî hükmü etrafındaki tartışmalar bir kenara, ölçülü ve yerinde olan şakayı Rasûlullah da tasvip etmiştir. O, zaman zaman şakalaşır, ancak; “Ben sadece doğruyu konuşurum, haktan başka bir şey söylemem.” buyururdu.[1]

Rasûlullah, çokça tebessüm etmeyi ve nezaketle şaka yapmayı severdi. Ebu Hureyre’nin rivayetine göre Rasûlullah, şakalaşmak derecesine varan samimi söz ve davranışlarla ashabının içine, onlardan biri gibi karışırdı. Latif latifeler yapar, şakalarında yanlış ve yalan söz bulunmazdı. [2]

Rasûlullah, fıtratı gereği ölçülü davranan, güler yüzlü, sevecen, nükte ve latifelerden hoşlanan, zaman zaman şakalaşmayı seven bir insandı. Nitekim Kurân-ı Kerîm’de O’nun bu vasfı için;

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْۚ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَل۪يظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَۖ

“Allah’ın rahmetiyle Sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi.” (Al-i İmran, 3/159)

buyurulmaktadır.

Fakat şaka ve latifeler konusunda Rasûlallah’ın her konuda olduğu gibi bir ölçü ortaya koyduğu bilinmektedir. Nitekim, Ebû Hureyre’den rivayet edilen bir hadis-i şerife göre ashabdan bazıları Rasûlullah’a:

-“Ya Rasûlallah, sen de bizimle şaka yapıyorsun” dediklerinde, Hz. Peygamber:

-“Şaka yaparım ama sadece doğruyu söylerim” buyurmuştur. Burada söz konusu olan, yapılan şakaların mutlaka doğru unsurlar taşıması ve kırıcı olmamasıdır. [3]

Rasûlullah’ın yaptığı şakalar, kırıcı ve yalan içermeyen şakalardı. O, tebessüm etmeyi ve nezaketle şaka yapmayı severdi. Hz. Enes, Rasûlullah’ın hanımlarıyla beraber olduğu zaman insanların en hoşu ve en şakacısı olduğunu aktarmıştır.

İşte Hz. Peygamber’in çevresine tebessüm ettirdiği hadiseler: [1]

Yalan ile Eş Anlamlı ve Kırıcı Şakaları Yasakladı

İnsan şahsiyetini, onurunu rencide eden bütün söz ve hareketler, kul hakkını çiğnemektir. Toplum düzeni, bütün fertlerin haklarına riayet etmekle sağlanır. Kendi hakkının çiğnenmesini arzu etmeyen insanın, bir başkasının hakkını gözetmesi kaçınılmazdır. Yalanla eş anlamlı şakalar, bizzat yalan olduğu için haramdır. Ancak şaka, yalan, alay, hakaret gibi aşağılayıcı manada olmamak ve aşırı gitmemek kaydıyla yapılırsa buna müsaade edilmiştir. [3]

“Cemaati/toplumu güldürmek için yalan konuşanların vay haline, vay haline, vay haline!”. [4]

“... Şaka da olsa yalanı terk edene Cennetin ortasında bir makam (köşk) söz veriyorum.”. [5]

“Şaka yoluyla başkası küçük duruma düşürülmemelidir”. [6]

Rasûlullah, şaka yaparken dikkat edilmesi gereken kurallar olduğunu belirtmiştir. Ebû Hureyre hadisinde olduğu gibi mizahı, yalan ve uydurma sözler söyleyerek, bir anlamda insanlara manen zarar verecek şekilde yapmamak, şaka ile de olsa bir kişinin malına el koymamak. Bir hadiste Rasûlullah bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: [7]

“Sakın sizden biriniz kardeşinizin asasını ne şaka ne de ciddi alsın. Her kim aldı ise geri iade etsin.” [8]

Herhangi bir kimseyi korkutmamak ve tedirgin etmemek gibi kurallar bunlardan bir kısmıdır. Hz. Ali, insan psikolojisi açısından mizah konusuna bakarak şu sözleri ile onu teşvik etmiştir: “Bedenler yorulduğu gibi gönüller de yorulur ve usanır. Kalplerinizi dinlendirin ve ona ulaşacak hikmet yollarını arayın.” [7]

Muhatabı küçük düşürecek şekilde yapılan fiilî ve sözlü şakalar da Rasûlullah’ın hadisi ile yasaklanmıştır: [3]

Rasûlullah, bir grup Müslüman ile birlikte bir yolculuğa çıkmıştı. Akşam namazı kılındıktan sonra, yorgunluktan uyuyanlar oldu. Birisi bir urgan alıp yanında uyuyan arkadaşının ayağına bağladı ve çekti. Neye uğradığını anlamayan o kişi korkup bağırdı. Rasûlullah, bu hareketten hoşlanmadığı için: “Hiçbir Müslüman’a, diğer bir Müslüman’ı korkutmak helal değildir” diye buyurdu.[3][8]

Rasûlullah’ın Sahabeleriyle Şakalaşması

Enes b. Mâlik [aktarıyor]: Bir adam, Rasûlullah’ın yanına geldi, onu devesine bindirmek istedi, Rasûlullah da,

— Biz de seni dişi devenin yavrusuna bindirelim.

dedi. Adam,

— Ya Rasûlüllah, devenin yavrusuna nasıl bineyim?

diye sorunca, Rasûlullah,

— Bütün develeri dişi deve doğurmaz mı?

buyurdu. Yine Enes b. Mâlik’ten [rivayetle]: Zâhir b. Harâm adında bir bedevî, çölden Rasûlullah’a hediyeler getirmişti. Dönüp gitmek isterken, Rasûlullah da ona hediyeler verdi ve;

— Zâhir, bizim çölde yaşayanımızı temsil eder, biz de onun şehirde yaşayanını temsil ederiz.

buyurdu. Zâhir b. Harâm, çirkin biri olduğu halde, Rasûlullah onu çok severdi. O, alışveriş ederken Rasûlullah arkasından gelir, onu kucaklar, kendisini adama göstermez ve

— Ben kimim?

diye sorardı. Zâhir b. Harâm döndüğü zaman Rasûlullah’ı tanır, sırtını O’nun göğsünden ayırmazdı. Rasûlullah,

— Bu köleyi kim satın alacak?

diye sorar, adam da;

— Ya Rasûlullah, o halde beni değersiz buluyorsun.

derdi. Rasûlullah:

— Allah katında değersiz değilsin, onun katında değerin yüksektir!

buyururdu.[1][9][10]

Süheyb b. Sinân [aktarıyor]: Gözüm ağrıdığı halde hurma yiyordum. Bunu gören Rasûlullah:

— Gözün ağrıdığı halde hurma mı yiyorsun?

dediler. Ben de:

— Ey Allah’ın Rasûlü, ben ancak ağrımayan tarafla yiyorum.

cevabını verince Rasûlullah’ın azı dişleri görünecek derecede tebessüm ettiğini gördüm.

Avf bin Mâlik [aktarıyor]: Tebük seferinde Rasûlullah’ın yanına gittim. Küçük bir deri çadırda bulunuyordu. Kapıdan selam verdim. Selamımı aldı ve bana:

— İçeri gir.

dedi. Ben de:

— Bütün vücudumla mı gireyim?

dedim. Rasûlullah, bunun üzerine;

— Bütün vücudunla gir.

diye cevap verdi.

İbn Abbas [aktarıyor]: Bir adam, “Allah Rasûlü şaka yapar mıydı?” diye sordu. “Evet” diye cevap verdim.” Peki Rasûlullah nasıl şaka yapardı?” deyince “Rasûlullah hanımlarından birisine geniş bir elbise giydirdi: “Bu elbiseyi giy, Allah’a şükret, eteğini de gelin eteği gibi sürü!” buyurdu, dedim.” [1][10]

Yanakları pembe pembe bir adama latife yollu: “Ebulverd olmuşsun / güle dönmüşsün!” buyurdular. Ondan sonra, onun adı da Ebu Hureyre gibi Ebul-verd kaldı.[11]

Peygamberimiz kimsesiz fakir yoksul herkesin yüz vermediği ilgilenmediği insanlarla küçük şakalar yapar kalplerini kazanırdı. Enes b. Mâlik’ten [rivayetle]:

“Birgün adamın biri Peygamber Efendimizin huzuruna geldi ve kendisinden bir binek hayvanı istedi. Peygamberimiz ona;

— Peki sana bir dişi deve yavrusu vereyim mi?

diye takıldı. Adamcağız:

— Yâ Rasûlullah ben sizden bir binek istiyorum dişi deve yavrusunu ne yapayım?

Peygamber Efendimiz gülerek:

— Bütün develer dişi deve yavrusu değil midir?

buyurdu.[12][13]

Yine Enes b. Mâlik’ten rivayet edilir ki Enceşe isimli bir sahabe, Veda Haccı dönüşünde Rasûlullah’ın hanımlarını taşıyan develeri sürmekteydi. Yanık sesi ve hızlı ritmiyle söylediği şarkılarla develeri koşturdu. Rasûlullah:

— Ey Enceşe! Yavaş sür billurları (kavârîr) kırma!

dedi. Rasûlullah (sav) burada hanımlar için son derece nazik ve kibar bir ifade kullanmıştır. Onların billur gibi şeffaf ve kıymetli olduğu kadar çok hassas olduklarını, hemen kırılıvereceklerini vurgulamıştır.[14]

Yine bir yolculukta bazı eşyaları taşıması için isminin anlamı gemi ile denk olan Sefine kelime anlamı gemi demektir) adlı azatlı kölesinin üzerine yüklediler. Bunu gören Rasûlullah (sav): “İşte şimdi gerçekten sefine oldun” dedi.[1][11]

Hz. Hasan’dan rivayet edilir ki; Ensar’dan yaşlı bir kadın, Rasûlullah’a geldi ve:

— Ya Rasûlullah (sav) Allah’ın beni cennete sokması için dua et.

— Bilmiyor musun? İhtiyarlar cennete giremez.

deyince, yaşlı kadın üzüntüsünden ağlamaklı bir hale geldi. Rasûlullah, gülerek:

— “Biz onları (=kadınları) eşlerine düşkün, hepsi bir yaşta ve bâkireler olarak yeniden inşa ederiz.” (Vakia, 56/35-37) ayetini okumadın mı?

diyerek ihtiyar kadınların ihtiyar olarak değil de genç kız halinde cennete gireceğini son derece latif bir şekilde açıkladı ve yaşlı kadının gönlünü de aldı. [3]

Peygamberimizin dadısı ve Zeyd bin Hârise’nin hanımı Ümmü Eymen bir gün Peygamber Efendimize gelir ve onu evine davet eder:

— Yâ Rasûlullah beyim sizi davet ediyor.

— O da kim? Hani şu gözlerinde beyazlık olan adam mı?

— Beyimin gözlerinde beyazlık yok yâ Rasûlullah!

— Evet gözlerinde beyazlık var.

— Vallahi yok yâ Rasûlullah.

— Hiçbir insan yoktur ki gözlerinde beyazlık bulunmasın. [10][15]

Rasûlullah’ın Eşleriyle Şakalaşması

Rasûlullah, ashabı ile şakalaştığı gibi, eşleriyle, sokakta oynayan çocuklarla ve ihtiyar kadınlarla da şakalaşırdı. Enes b. Mâlik, Allah Rasûlü’nün hanımlarıyla beraber olduğu zaman insanların en hoşu ve en şakacısı olduğunu aktarmıştır.[1]

Hz. Âişe’den gelen bir rivayette O şöyle demektedir: “Bir defasında, Rasûlullah ile beraber bir yolculuğa çıkmıştım. O zaman zayıftım. Şişman değildim. Rasûlullah, yanındakilere:

— Siz önden gidin.

buyurdu. Onlar epeyce arayı açınca, bana:

— Haydi gel, seninle yarışalım.

dedi. Rasûlullah ile yarış ettik. Ben O’nu geçtim. Ben şişmanlayıncaya kadar sesini çıkarmadı. Bu arada ben de bu hadiseyi unutmuştum. Yine Rasûlullah (sav) ile birlikte bir yolculuğa çıktığımızda, yanındakilere:

— Siz önden gidin.

buyurdu. Onlar ilerleyince de bana:

— Haydi gel yarış edelim

dedi. Bu seferki yarışta O beni geçti ve:

— Ödeştik.

diyerek gülmeye başladı.” [3]

Yine birgün Hz. Âişe ve Hz. Sevde, Rasûlullah ile bir yemekte bulamaç aşını yerken Hz. Sevde: “Bu yemeği sevmiyorum” dedi. Hz. Âişe: “Yemezsen yemeği yüzüne sürerim.” dedi. Bu konuşma esnasında önce Hz. Âişe, Hz. Sevde’nin yüzüne, sonra Hz. Sevde, Hz. Âişe’nin yüzüne birer parmak bulamaç sürerek şakalaştı. Rasûlullah de bunları devamlı bir gülümsemeyle izledi.[1]

Numân b. Beşir’den: “Hz. Ebû Bekir, Rasûlullah’ın huzuruna girmek için izin istediği bir sırada, kızı Hz. Âişe’nin Rasûlullah’a karşı içeride yüksek sesle konuştuğunu duydu. İçeri girdiğinde Hz. Âişe’nin üzerine yürüyüp onu dövmek istedi ve:

— Rasûlullah’a karşı yüksek sesle konuştuğunu görüyorum. Bu ne hal?

diye çıkıştı. Rasûlullah, araya girip onu korudu. Hz. Ebû Bekir dışarı çıkınca Rasûlullah, Hz. Âişe’ye dönerek:

— Nasıl, seni babandan kurtardım mı?

buyurdu. Aradan birkaç gün geçtikten sonra, Ebû Bekir, Rasûlullah’ın yanına gelmek için izin istedi. İçeri girdiğinde Rasûlullah’la kızı Âişe’nin iyi olduklarını görünce onlara:

— Ha şöyle, beni kavganıza soktuğunuz gibi, sulhunuza da ortak ediniz.

dedi. Rasûlullah da:

— Biz de öyle yapıyoruz.

diye cevap verdi.” [16][10]

Hz. Âişe annemiz anlatıyor: Allah Rasûlü Tebük ya da Hayber seferinden dönmüştü. Benim bir oyuncak sandığım vardı. Kapağı açılınca içindeki oyuncaklarımı gördü ve;

— Bunlar da ne, Aişe!?

dedi.

— Kızlarım,

dedim. İçlerinde kanatlı bir at vardı.

— Peki bu ne?

diye sordu.

— At,

dedim.

— Ama kanatları var, bunlar ne?

diye sordu.

— Duymadın mı, dedim. Hz. Süleyman’ın atlarının kanatları varmış.

Bunun üzerine dişleri gözükünceye kadar güldüler.[11]

Rasûlullah’ın Çocuklarla Şakalaşması

Rasûlullah’ın en çok şakalaştığı çocuklar, şüphesiz ki torunları Hasan ve Hüseyin idi. Onların ellerinden tutar, ayakları üzerine koyar, göğsüne çıkarır, kucaklar ve öperdi. Bazen onları omuzlarına bindirip gezdirirdi.

Birgün Rasûlullah, ashabıyla bir davete giderken yolda oynamakta olan Hüseyin’e rastladı. Öne geçerek kollarını açtı ve torununu çağırdı. Hüseyin gelmek istemedi, sağa sola kaçtı. Rasûlullah da gülerek onu yakalayıncaya kadar arkasından koştu. Yakaladı, onu sevdi, öptü ve ona hayır duada bulundu.

Câbir b. Abdullah’tan gelen bir rivayette ise Rasûlullah deve olmuş, Hasan ve Hüseyin’i sırtına bindirmiş, dört el üzerinde yürümektedir ve onlara:

— Deveniz ne güzel deve, siz de ne güzel binicilersiniz!

diye iltifatta bulunmuştur.[1]

Yine aynı şekilde bir başka olay da şudur: “Birgün Hasan ile Hüseyin kaybolur, Rasûlullah uzun aramalardan sonra onları çok korkmuş bir halde bulur, onları sever, öper, okşar ve her ikisini de omuzlarına alıp geri getirirken yolda Selmân-ı Fârisî’ye rastlar. Selman da Hasan ile Hüseyin’e hitaben:

— Ne mutlu size, ne güzel de bineğiniz var!

diye takılır. Rasûlullah ise ona:

— Onlar da iyi binicidirler. Babaları ise onlardan daha da hayırlıdır.

cevabını verir. [3]

Enes b. Mâlik de 10 yaşından beri Rasûlullah’ın hizmetinde bulunmuş bir sahabedir. Rasûlullah, Hz. Enes’i gördüğünde ara sıra ona takılırdı:

-“Ya Ze’l-uzuneyn” (ey iki kulaklı) diye şaka yapar ve bazen da kakülünü çekerek onu severdi. [1][3][17]


Enes bin Malik [aktarıyor]: Allah’ın Rasûlü, insanların en güzel ahlâka sahip olanı idi.[1] Ailemi zaman zaman ziyaret ederdi.[13] Ebu Umeyr adında bir kardeşim vardı.[1] Bu ziyaretlerin birisinde kardeşim Ebu Umeyr’i çok üzgün görünce sebebini sordular. Biz de çok sevdiği ve devamlı oynadığı kuşunun öldüğünü söyledik. Rasûlullah, küçük bir çocuk olmasına rağmen ona taktığı lakapla: “Ey Umeyr! Ne oldu Nugeyr’e?” diyerek şakalaştı ve üzüntüsünü hafifletti. Daha sonraları her gördüğünde böyle diyerek onunla şakalaşırdı. [13]

Bazı namaz vakitlerinde Rasûlullah bizim evde olur, bir seccade serilmesini emreder, seccadeyi süpürür ve sular, sonra üzerinde namaza dururdu. Biz de arkasında namaz kılardık. Seccade, hurma lifinden yapılmıştı.[1]

B. Sahabelerin Şakaları

Rasûlullah’ı her konuda kendisine örnek alan sahabe de kendi aralarında şakalaşmışlardır. Bu konuda en-Nehaî’ye şöyle soru soruldu: “Sahabe şakalaşıp gülerler miydi?” O da: “Evet! Kalplerindeki iman da köklü dağlar gibiydi.” der. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin mizaha olumlu baktığı yaşanan mizahi olaylardan anlaşılmaktadır. Örneğin, Hz. Ömer hakkında el-Cahız şunları anlatır:

Hz. Ömer asık suratlı olmasına rağmen: ’Biz ailemizle baş başa kaldığımızda sizin gibiyiz (şaka yaparız).’ derdi. O, zaman zaman sıradan insanların yanlış tavırlarını eleştirmek amacıyla şakalar yapmıştır.[7]

Sahabe-i Kiram arasından, Nuaymân, Abdullah b. Huzafe, Zeyd b. Sabit, Büreydetü’l- Eslemî, Useyd b. Hudayr, tabiinden Abdullah b. Muhammed b. Abdurrahman b Ebi Bekr gibi zatlar mizah yetenekleri tebarüz etmiş kimselerdi. Bedir ehlinden Nuaymân (bazı kaynaklarda Numan) hazretlerinin yaptığı şakaların, bazen dozu fazla olmuş; fakat Rasûlullah ve ashabı tarafından bir yasaklamayla karşılaşmamıştı.[18]

Sahâbe-i Kiram, Rasûlullah’a yaptıkları gibi kendi aralarında çok enteresan şakalar yapmışlardır. Onlar da insandı ve elbette günlük hayatın meşguliyetleri, yorgunluğu ve stresini gidermek için buna benzer yollara başvurmuşlardır. Tabii bir de fıtrat meselesi vardır. Kimi insanlar yapı gereği şakacı, olaylara mizahi bir tarzla yaklaşan bir karaktere sahiptirler. İşte birkaç tablo... [19]

Allah İyiliğini Versin

Hz. Ebû Bekir birgün elinde elbise olan bir şahsa elindeki elbisesinin satılık olup olmadığını sorunca adam (“La ve aslahakellâh = Hayır, Allah iyiliğini versin” diyeceği yerde) yanlışlıkla “La aslahakellâh =Allah iyiliğini vermesin” diye cevap verince bu yanlışı anlayan Hz. Ebû Bekir: “Keşke, La ve aslahakellâh = Hayır, Allah iyiliğini versin deseydin de bana yapacağın duayı beddua ile karıştırmasaydın” dedi.[20]

Bu olayda Hz. Ebû Bekir, yapılan dil yanlışlığına dikkat çekmiştir. Elbise satıcısının “vav” harfinin ( yani ve bağlacını) kullanmaması, duayı bedduaya çevirmiş ve Hz. Ebû Bekir de bu durumun farkına vararak onu uyarmıştır.[21]

Az Bedel Çok Ödül

Hz. Ömer camideydi. Bir adam içeri girdi ve namaz kılmaya başladı. Çok hızlı kılıyordu adam. Ve birkaç rekât kıldıktan sonra hemen ellerini açarak yüksek sesle Allah’a dua etmeye başladı:

— Ey Allah’ım, beni cennetine al, cennetinde hurilerle evlendir.

Adamın duasını tebessümle dinleyen Hz. Ömer seslenir:

— Hey adam, sen parayı az ödedin ama karşılığında çok şey istiyorsun. [19][7]

Hz. Ömer burada nükteli bir cevap vermiştir. O bedeviye kıymetli, değerli şeylere ancak emekle ve bedel ödemekle ulaşılabileceğini ve özellikle de cennete girmenin bedel az olmayacağını öğretmek istemiştir.[21]

“Bir Şey Değilmiş“

Hz. Âişe ağır hastadır. Ziyaretçiler akın akın gelmektedir. Yanına gelenlerden biri de kardeşi Abdurrahman’ın torunu Abdullah.

— Geçmiş olsun anneciğim. Sana kurban olayım, kendini nasıl hissediyorsun?

Hz. Âişe:

— Vallahi bu dert ve hastalık, ölüm hastalığıdır.

Abdullah:

— Ha öyle mi, demek bir şey değilmiş, ben de korkmuştum.

Bu şaka üzerine Hz. Âişe gülerek;

— Sen bu huyunu hiç bırakmayacaksın. Allah hayrını versin, der. [19]

Hediye Bal

Rasûlullah sahabelere şaka yaptığı gibi ashabı da zaman zaman O’na şaka yapıyordu. Nuaymân b. Amr şakacı bir sahabeydi. Rasûlullah’ı çok sevdiği için Medine’ye taze meyve, bal, süt gelince hemen onlardan alıp getirerek;

— Ey Allah’ın Rasûlü, bunu senin için satın aldım ve sana hediye ettim.

derdi. Birkaç gün sonra malın sahibi Nuaymân’dan malının bedelini istediği zaman, o kişiyi Rasûlullah’a getirip:

— Ey Allah’ın Rasûlü, şu adamcağızın mallarının bedelini versene.

derdi. Rasûlullah da;

— Ey Nuaymân, sen onu bize hediye etmedin mi?

diye sorduklarında, Nuaymân:

— Ya Rasûlullah, alırken onun parası yanımda yoktu. Senin de ondan yemeni istiyordum, onun için alıp getirdim.

deyince, Rasûlullah güler ve parasını verirdi. [22][1]

Hz. Osman’ın Başı Yarılıyor

Devir, Hz. Osman devri. Mahreme b. Nevfel, Medine’de yaşıyordu. İki gözü kör, yaşlı bir ihtiyardı. Tam 115 yaşındaydı. Birgün mescitte kalktı, küçük abdestini yapmak istedi. Nuaymân b. Amr, yerinden kalkıp onun yanına geldi. Onu mescidin dışına götürüyormuş gibi yapıp bir kenara çektikten sonra;

— İşte buraya ihtiyacını görebilirsin.

dedi. O da orada oturdu ve bevlini yaptı. Halk, cami kenarında adamın küçük abdestini yaptığını anlayınca ona bağırdı. Ama iş işten geçmiş, olan olmuştu. Çok mahcup ve üzgün bir şekilde cemaate gelen Mahreme haykırdı:

— Beni bu yere kim getirdi, azab olunasıca?

dedi. Ona söylediler:

— Seni Nuaymân b. Amr buraya getirdi.

İhtiyar çok kızgındı:

— Benim başıma getirdiğini, Allah da onun başına getirsin. Dikkat ediniz! Bu benim Allah için üzerime farz olsun, nezr olsun. Eğer ben onu elime geçirirsem, şu bastonumla ona öyle bir darbe vuracağım ki, ölünceye kadar unutamayacak.

Böylece bir zaman geçti, Mahreme de olanları unuttu. Sonra bir gün Hz. Osman mescidin bir tarafında namaz kılarken Nuaymân, Mahreme’nin yanına giderek;

— Nuaymân’dan intikam almak istiyor musun? dedi.

Mahreme:

— Evet, nerdeyse onu bana göster, dedi.

Nuaymân, Mahreme’nin kolundan tutarak onu Hz. Osman’ın arkasına götürdü ve;

— İşte Nuaymân budur, dedi.

Hz. Osman namaz kılarken hiç bir şeyden haberi olmazdı. Mahreme, iki eliyle asasını tuttu ve bütün gücüyle Hz. Osman’ın kafasına indirdi. Hz. Osman’ın kafası yarıldı. İnsanlar Mahreme’nin yanına gelerek;

— Sen ne yaptın. Mü’minlerin Emîri Osman’a vurdun, dediler.

Anlaşılan yine Nuaymân’ın oyununa gelmişti. Bu olanları işiten Zühre Oğulları, Nuaymân’dan intikam almak istediler, fakat Hz. Osman izin vermedi:

— Bırakın onun cezasını Allah versin. O her şeye rağmen, Bedir ashabındandır, O’na bir zarar vermeyiniz. [19][7]

İki Eşek Meselesi

Hz. Ömer’in huzuruna oğlu Âsım ve hizmetçisi Eslem Ebu Zeyd el-Advi, deve güder gibi şarkı söyleyerek geldiler. Durup onları dinledi ve tekrar söylemelerini istedi. Onlar da tekrar ettirmesinden cesaret alarak sordular:

— Hangimiz daha iyi söylüyoruz?

— Sizin durumunuz “كحِمَاري العيتادِي” şeklindeki atasözüne konu olmuş İbâdî kabilesinden bir adamın iki eşeğinin misali gibidir. [24]

Ona:

— Eşeklerinden hangisi daha kötü diye?

sorulunca şöyle cevap verdi:

— Bu, sonra bu.[x22]

Hz. Ömer bu olayda oğlu ve hizmetçisinin şarkılarının estetikten yoksun olduğunu, bir Arap atasözü ile anlatarak esprili bir şekilde ortaya koymuştur.[21]

Kesilen Deve

Nuaymân b. Amr’ın yaptığı şakalar bazen aşırıya kaçardı. Fakat yine de Rasûlullah, onu anlayışla karşılardı. Birgün çölde yaşayan bedevi Araplardan birisi Rasûlullah’ı ziyarete gelmişti. Devesini Mescid-i Nebevi’nin avlusuna bağlayıp içeri girmişti. Sahabelerden birisi deveyi görünce Nuaymân’a:

— Şu deveyi kessen de etini yesek, eti çok özledik, çoktandır et yiyemiyoruz. Nasıl olsa Rasûlullah devenin parasını ödeyecektir.

Nuaymân da itiraz etmedi, o da zaten tam böyle işlerin adamıydı. Deveyi yere yatırdı, kesti ve başladı yüzmeye. Devenin sahibi Rasûlullah’ın huzurundan çıkınca bir de ne görsün, devesinin derisi yüzülüyor.

— Eyvah! Devemi kesmişler,

diye feryada başladı. Rasûlullah, dışarı çıktı:

— Bunu kim yaptı? diye sordu.

— Nuaymân yaptı, dediler.

Nuaymân kaçmıştı. Rasûlullah’, Nuaymân’ın peşine düştü, aramaya koyuldu. Sonunda Duabaa adında bir kadının evinin bahçesinde buldu. Nuaymân, evin avlusundaki çukura girmiş, üzerini de hurma ağacı yaprağı ile örtmüş, görünmüyordu. Rasûlullah eve girince birisi bir taraftan yüksek sesle:

— Biz onu görmedik

diyor, bir taraftan da parmağıyla Nuaymân’ın saklandığı çukura işaret ediyordu. Peygamberimiz gitti, onu çukurdan çıkardı. Nuaymân’ın yüzü gözü toz toprak içinde kalmıştı. Peygamberimiz sordu:

— Niçin böyle yaptın?

Nuaymân:

— Yâ Rasûlullah, size burada olduğumu söyleyenler yaptırdılar bana...

Rasûlullah, bir yandan Nuaymân’ın yüzünü gözünü siliyor, diğer yandan da gülüyordu. Allah Resulü (sav) daha sonra deve sahibine devesinin parasını ödedi ve işi tatlıya bağladı. [19]

Kim Büyük?

Muaviye, Sebe halkından bir adamla karşılaşınca, aralarında şöyle bir konuşma geçer.

— Senin kavmin ne kadar cahilmiş. Başlarına bir kadını Melike (yönetici) yaptılar. (Burada Sebe Melikesi Belkıs’a işaret etmekteydi.)

Adam Muaviye’nin bu sözüne şöyle cevap verdi:

— Senin kavmin benimkinden daha cahilmiş. Çünkü Rasûlullah, onları Hakk’a çağırdığında; “Ey Allah’ım, eğer bu Kurân senin katından inmiş bir gerçek ise, üzerimize gökten taş yağdır yahut bize elem verici bir azap getir.” dediler de, “Eğer bu Kurân senin katından inmiş bir gerçek ise bizi O’na ilet” demediler. Şimdi söyle bakayım kim daha cahilmiş?

Muaviye adama hak verdi. [19]

Köle Mi Değil Mi?

Ümmü Seleme anlatıyor:

Hz. Ebû Bekir, ticaret maksadıyla Nuaymân b. Amr ve arkadaşı Süveybit b. Harmele ile birlikte Busra yolculuğuna çıktı. Her ikisi de Bedir Savaşı’na katılmıştı. Nuaymân, kervanın yiyecek işlerine bakıyordu. Birgün Suveybit ondan yemek isteyince:

— Ebû Bekir gelinceye kadar veremem.

dedi. Bunun üzerine Suveybit kızarak;

— Vallahi ben de seni kızdırmasını bilirim!

diye kalkıp bir başka kervanın yanına gitti. Arkadaşının kendisine yiyecek vermemesine çok ağır bir ceza verecekti. Kervanda bulunanlara:

— Benim genç, güçlü bir Arap kölem var, satın alır mısınız?

dedi. Adamlardan biri cevap verdi:

— Anlaşmamıza bağlı, uzlaşırsak elbette alırız.

Suveybit:

— Fakat benim kölem çok gevezedir, olabilir ki, size, “Ben köle değilim.” diyebilir. Eğer bundan dolayı satın almazsanız, şimdiden söyleyin de bana karşı şımarıklığı artmasın.

— Hayır, biz alırız, kendisini dinlemeyiz bu konuda.

Ve Suveybit’e on genç dişi deve vererek satın aldılar. O da develeri önüne katıp getirdi ve Nuaymân’ı göstererek:

— İşte benim kölem budur, dedi. Nuaymân:

— O yalan söylüyor, ben hür bir insanım.

dediyse de, kervan sahipleri:

— Senin böyle diyeceğini zaten öğrenmiştik, haydi yürü...

Nuaymân’ın boynuna ip takıp götürdüler. Hz. Ebû Bekir gelince durumu kendisine haber verdiler. Ebû Bekir, hemen arkadaşlarıyla birlikte kervanın yanına gidip, develeri vererek, Nuaymân’ı geri aldı. Sonra Rasûlullah’a durumu anlattılar. Rasûlullah ve ashabı bir yıl boyunca bu olaya güldüler. [19]

Nafaka

Hz. Ebû Bekir birgün Resulullah’ın huzuruna girmek için izin almak istedi. Fakat kapıda sıra bekleyenler olmasına rağmen Hz. Ebû Bekir’e ve daha sonra gelen Hz. Ömer’e de izin verildi. Hz. Ömer içeri girdiğinde Peygamberin çevresinde hanımları üzgün ve sessiz bir şekilde oturuyorlardı. Bunun üzerine kendi kendine;

— Mutlaka bir şey söyleyip Hz. Peygamber’i güldürmeliyim.

diyerek şöyle dedi:

— Ey Allah’ın Resulü (Hz. Ömer kendi karısını kastederek) Harice’nin kızını bir görseydin! Benden nafaka istedi. Ben de kalktım onun boğazını sıktım.

Bunun üzerine Resulullah güldü ve

— Bunlar (hanımlarını kastederek) da etrafımda gördüğün gibi, benden nafaka istiyorlar.

dedi.[23][21]

Akhenaton'un Hazırladığı Diğer Makaleler ❯

Kaynaklar

[1] Prof. Dr. Abdurrahman Çetin, “Hz. Muhammed (sav)’in ve Ashabının Şakaları ve Latifeleri”, https://www.sonpeygamber.info/hz-muhammed-sav-in-ve-ashabinin-sakalari-ve-latifeleri
[2] https://www.risaleajans.com/soru-cevap/rahmet-peygamberinin-sakalari
[3] Prof. Dr. İsmail Yakıt, “Hz. Peygamber’den Nükte ve Latife”, https://www.sonpeygamber.info/hz-peygamber-den-nukte-ve-latife
[4] Ebu Davud, Edeb 88; Tirmizi, Zühd 8
[5] Ebu Davud, Edeb 8
[6] Tirmizi, Birr 58.
[7] Dr. Yusuf Doğan, “Hz. Peygamber ve Mizah”, Cumhuriyet Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: VIII / 2, s.191-203, ARALIK-2004, SİVAS
[8] Tirmizî, Fiten, 3; Ebû Davud, Edeb, 93.
[9] Ahmed b. Hanbel, Tirmzî, Kandehlevî, III, 1176.
[10] https://madmaxtr.wordpress.com/2014/12/20/asri-sadette-sakalasma-ve-sakayi-seven-sahabe-sahiden-sakada-sinir-yokmus-Nuaymân-ibn-i-amr-r-a/
[11] https://www.islamveihsan.com/peygamber-efendimizin-sakalari.html
[12] Ebû Davud, Edeb,92; Tirmizî, Birr, 57.
[13] Ahmed b. Hanbel, a.g.e., III, 188; Tirmizî, Birr, 56.
[14] Darimî, İstizan, 65
[15] en-Nüveyrî, IV,3; İbn Kuteybe ,439; Krş. Köten,IV,466
[16] Ebû Davud, Edeb, 92; Kandehlevî, IV,1176-1177.
[17] Tirmizî, Birr, 57.
[18] Hilal Köksal, “Rivayetler Işığında Hz. Peygamber Döneminde Gündelik Hayat ve Kadın” (yüksek lisans tezi), Ankara Üniversitesi sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslam Bilimlerii Hadis Anabilim Dalı, Ankara 2010, s.71.
[19] “Rasûlullah Efendimizin Dostlarından Şakalar”, 24 Mart 2009 Tarihli Milli Gazete.
[20] el-Ciilıiz, Osman Amr b. Balır, el-Beydn ve ’t-tebyin, I, Beyrut, Daru ihyiii’l-ulfun, 1414/1993, s. 253; İbnAbdirabbih, ag.e., III, 8; es-SeaJ.ibl, Letdifiı’/-lııtf, thk. Ömer el-Es’ ad, Daru’l-mesire, Beyrut, 1407/1987, s. 28; Ma’rüf, ag.e., I, 13.
[21] Dr. Yusuf Doğan, “Raşit Halifelerin Mizah ve Nükte Anlayışları” (makale)
[22] İ. Abdilberr , el-İstiâb, IV, 473.
[23] Müslim, Taliik, 29; Ahmed Hanbel, a.g.e., m, 328, 342; İbnu’l-Cevzi, Ahbdnı’1-hamkd ve ’1-m’uğa.ffelin, Diiru’l-kutubi’l-ilıniyye, Beyrut, 1405/1985, s. 11
[24] elMeydfuıi, Mecmeu ’1-Emsdl, II, tahk. N alın Ruseyin Zerzfir, Beyrut, 1408/I 988 161; Zemahşeri, el-Mustaksd fi emsdli ’1-Arab, II, Dfuıı’l-kutubi’l-ilıniyye, Beyrut, 1408/I987, s. 215-216;
[25] Müsned, VI, 316; İbn Mâce, “Edeb”, 24.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
📊 19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 53380127 ziyaretçi (135879968 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)

gizli, gizli ilim, ilim, gizli ilimler