Cinler ve Ezan
 
ezan

Cinler ve Ezan

Hazırlayan: Akhenaton

Sözlükte, “bildirmek, duyurmak, çağrıda bulunmak, ilan etmek” manalarına gelen ezan (Arapça: الأذان) , terim olarak, “farz namazların vaktinin geldiğini, özel biçimde mü’minlere duyuran ve nasla belirlenmiş sözlerden oluşan çağrı” demektir. Ezan okuyan kişiye, müezzin denir. Arapçada aynı kökten gelen “mi’zene” ise, minare kelimesi ile eşanlamlı olup, “Ezan okunan yer” demektir.[1]

Ezan-ı Muhammedî, kelime anlamına uygun bir şekilde, dünya üzerindeki saat farkı sebebiyle her an ve günde beş defa Allah’ın büyüklüğünün ve İslâm inanç esaslarının ilânıdır. Kulluğun, yüksek bir mekândan, yüksek bir sesle en büyük varlığa arzıdır. Hz. Ebû Bekir’in de ifade ettiği gibi, “İmanın bir şiarıdır.” [2]

Ezan, bir iskân mahallinde Müslümanların bağımsız ve hür olarak varlıklarını sürdürdüklerini haber veren bir işaret, o bölgede İslâm dinine bağlı olan insanların çoğunlukta olduğunu gösteren bir alâmettir. Ezansız bir İslâm ülkesi ve o ülkede büyük küçük her hangi bir semt, mahalle ya da köy düşünmek mümkün değildir. Bir meskûn mahalden ezan sesi geliyorsa, orada Müslümanlar var, bunlar çoğunluktadır aynı zamanda da hür olarak yaşıyorlar anlamındadır.[3]

Bir Müslüman, daha yavrusu dünyaya ilk geldiğinde kulağına ezan okuyarak, âdeta ona kimliğini ve şiarını fısıldamaktadır. Bu, Resûlullah’ın torunu Hasan doğduğunda onun kulağına ezan okumasıyla [4] sünnet olmuş bir uygulamadır. Ezan, çocuğun ilk manevi aşısıdır.[5]

Abdurrahman ibn Abdullah ibn Abdurrahman ibn Ebi Sa’sa el- Ensarî el-Mâzinî babasından, Ebû Said el-Hudrî’nin ona şöyle haber verdiğini nakletmiştir:

“Senin koyunları ve çölü sevdiğini biliyorum. Koyunlarının yanında olduğun zaman ya da çölde bulunduğun an, namaz için ezan okuyup da ünlenirken, yüksek sesle oku. Çünkü müezzinin sesini duyan bütün cinler, insanlar ve her şey kıyamet günü onun için şahitlik edecektir.”

Ebu Said, “bu sözü Rasulullah’tan (sav) işittim” demiştir.[6][7]

İslam inancına göre kişi üzüntülüyken, biriyle tartıştığında, öfkelendiğinde ya da cinlerle ilgili rahatsızlıklarda ezan okumak; sefere çıkanı uğurlarken, ölüyü kabre koyarken ya da yeni doğan bir bebeğin kulağına ezan ve kamet okumak sünnettir.[8]

Ezan, bütün manevi kirlerin, kötülüklerin, sapkınlıkların ve şeytanca işlerin, hayatı boyunca o çocuktan uzak durması için yapılan bir duadır. Çünkü ezanın bir gücü de budur. Ezanın bulunduğu ve duyulduğu yerde, kötülükler ve şeytan barınamaz.[5]

Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

“Allah, ezan okunduğu yerin (köy ve mahallenin) ahalisini o günün fitnesinden korur.” [9]

İmam Ahmed’in Müsned’in Ubade b. Nisiy’den şöyle dediği rivayet edilmektedir:

Şam’da Madan diye bilinen ve Ebu’d-Derdâ’nın kendisine Kurân okuttuğu birisi vardı. Ebu’d-Derdâ, birgün onu göremedi. Birgün, o, Dabık’ta iken onunla karşılaştı. Ebu’d-Derdâ: “Ey Madan, öğrendiğin Kurân ne alemde? Bugün senin Kurân’la aran nasıl”, diye sordu. (Madan): “Allah da bilir ki daha iyi.”, dedi. (Ebu’d-Derdâ) ona: “Ey Madan, sen bugün bir şehirde mi yaşıyorsun, yoksa bir köyde mi?” Madan: “Hayır, şehre yakın bir köyde”, dedi. Ebu’d-Derda: “Yavaş ol, yazık sana ey Madan, dedi. Çünkü ben Resûlullah’ı (sav) şöyle buyururken dinledim: “Beş aile halkı bulunup da namaz için aralarında ezan okunup, namazlar için kamet getirilmeyecek olursa mutlaka şeytan onlara musallat olur ve şüphesiz kurt ayrılanı yakalar. Onun için yazık sana ey Madan. Sen, şehirlerde kalmaya bak!” [10]

İmam-ı Suyûtî, şöyle buyuruyor:

“Ulemadan bazılarının kitaplarında gördüm ki insanın içine girmiş olan cinni yakmak istediğin zaman sağ kulağına 7 defa ezan, 1 Fatiha, Felak ve Nas Surelerini okursan cin ateşte yanıyormuş gibi yanar.” [11]

Ezandan oluşan kelime gruplarının titreşimi ve dalgalanması öyle bir hâle yayar ki, ezanın işitildiği noktaya kadar bütün süflî varlıklar, o alandan uzaklaşır.[12] Nitekim Resulullah (sav) namaz için ezan okunduğu zaman şeytanın dönüp onu duymayacağı yere kadar uzaklaştığını, ezan bitince geri gelse de kâmet edilmeye başlanınca tekrar dönüp kaçtığını anlatmaktadır. [13][5]

Şeytanın vesveselerine karşı direnç gösteremeyenler Resulullah’ın haber verdiği namaz örneğinde olduğu gibi şeytanın oyuncağı haline gelir. Şeytan kişinin işlerine bir nevi fesat karıştırmış olur.[14] Sahihayn’da Ebu Hureyre’den nakledildiğine göre Resulullah, konuyla ilgili olarak şöyle buyurmuştur: [15]

“Namaz için ezan okunduğu zaman, şeytan oradan sesli sesli yellenerek uzaklaşır, Ezanı duyamayacağı yere kadar kaçar. Ezan bitince geri gelir. Kamete başlanınca yine kaçar. Kamet bittiğinde geri dönerek kişi ile kalbinin arasına girer ve ‘Şunu hatırla, bunu düşün’ diye aklında önceden olmayan şeylere vesvese verir. Öyle ki (buna kapılan) kişi, kaç rekât kıldığını bilemeyecek hale gelir.” [16][15]

Diğer bir rivayette “Namaz için ezanı duyunca sesini duyurmamak için mani gelmek ister, bitirince vesvese başlar.” olarak geçer. Diğer bir rivayette ise şöyle zikredilmektedir:

“Müezzin ezan okuyunca şeytan sırtını çevirir ve hızla kaçar.” [15]

Hadislerde, ezan sesini duyan şeytanların kaçtığına dair bilgiler vardır. Buna Müslim’in namaz bahsinde kaydettiği Cabir’in şöyle dediğine dair hadis tanıklık etmektedir. Cabir’den nakledildiğine göre Peygamberimiz (sav) şöyle buyurdu: [17]

“Şüphesiz şeytan namaza çağırmak için okunan ezanı işitecek olursa, er-Ravhâ denilen yere kadar kaçar.”

Süleyman (el-A’meş) dedi ki: Ben ona (hadisi Cabir’den rivayet eden Ebu Süfyan’a) er-Ravhâ’yı sordum da şöyle dedi: Orası Medine’den otuz altı mil uzaklıktadır.[10]

Bir rivayette, “Arka tarafından ses çıkartarak, koşar adımlarla kaçıp oradan uzaklaşmaya çalışır.” şeklinde ifade edilir.[17]

kabustan uyanmak
Websitemizde deneyimlerini aktaran ziyaretçilerimizin anlattıklarında en büyük ortak nokta, kabuslarının çoğundan ezanla uyanmalarıdır.

Sabah Ezanıyla Sona Eren Karabasan ve Şeytani Rüyalar

İslâm düşüncesinde rüyalar, genel olarak, sâdık ve kâzib olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Fakat Resulullah (sav)’in bir hadisinden hareketle, kaynaklarda rüyaların rahmânî, şeytânî ve nefsânî olmak üzere üçe ayrıldığı sıklıkla görülmektedir. [18] Söz konusu hadiste Resûlullah:

“...Rüya üç çeşittir: Birincisi, sâlih rüya olup Allah’tan bir müjdedir. İkincisi, şeytanın verdiği üzüntüdür. Üçüncüsü ise, kişinin kendi durumundan kaynaklanmaktadır.”

buyurmaktadır.[19] Bir hadiste, şeytanın uykuda insanla oynadığı bildirilir. Dolayısıyla bu tür rüyalar, böyle bir irtibat neticesinde, bir kişiyi mahzun etmek için şeytan tarafından gösterilir. Bundan dolayı onun şeytana nispeti münasiptir. Şu rivayet bu gerçeği gösterir:

Birgün, bir şahıs Resulullah’a (sav) geldi ve bir rüya gördüğünü söyledi. Bu rüyaya göre onun başı kopmuş ve kendisi de arkası sıra gitmişti. Anlatılanı dinleyen Allah Resulü (sav), “Şeytanın seninle uykuda iken oynadığını anlatma.” buyurdu.[20]

Dolayısıyla ihtilam rüyaları ile bir Müslüman’ı korkutmak için şeytanın sebep olduğu rüyalar bu kapsamdadır. Bunlara hulüm, edğas-ü ahlam/ rüyay-ı kazibe .. gibi isimler de verilir. Bu sebeple onlar başkasına anlatılmaz ve yorumlanamaz. Yorumlansa da bir sonuç oluşturmazlar. Şu hadis, bunu belirtir:

“Rüya Allah’tan, hulm (düş) ise şeytandandır.” [21][22]

Korkulu rüyalar ve karabasanla ilgili Resulullah şöyle buyurmuştur:

“Sizden biriniz uykuda korkarsa şöyle desin: ‘Allah’ın gazap ve azabından ve kullarının şerrinden, şeytanların vesvesesinden ve yanıma gelmelerinden eksikliği olmayan Allah’ın sözlerine sığınırım.’ O zaman, hiçbir şey ona zarar vermez.” [23]

Yine Resulullah şöyle buyurmuştur:

Gece olunca çocuklarınızı dışarı çıkmaktan alıkoyun, çünkü o vakitte şeytanlar yayılmışlardır. Ama gecenin bir saati geçince onları bırakın ve kapıları kapatın ve Allah’ın adını anın, çünkü şeytan kapalı bir kapıyı açmaz. Su tulumunuzun ağzını bağlayın ve Allah’ın adını anın, kaplarınızı ve kaplarınızı örtün ve Allah’ın adını anın. Üstüne bir şey koyarak da olsa örtün ve kandillerinizi söndürün.” [24]

Karabasan ile kurulan iletişimi içeren bir anlatı örneği şu şekildedir:

Uyurken gece yanıma karabasan geliyor ve dizlerimin üzerine oturuyor. Gelirken çıkardığı ayak sesini duyuyorum. Sağıma ve soluma dönmeye çalışıyorum, kalkmaya çalışsam da kalkamıyorum. Bana izin vermiyor. Gitmesi için sürekli ezan okuyorum. Defalarca okuduğum ezanın arkasında kaybolup gidiyor. Olayı yaşadığım gün ve ertesi günü bu olayın yorgunluğuyla uyuyamıyor ve hasta oluyorum. Son zamanlarda gece yatmadan önce çok okursam ve dua edersem, televizyonu kapatmadan yatarsam yanıma gelmiyor.[25]

Halk İnanışları

Halk kültüründe birtakım olumsuz hâlleriyle insanların yaşamında etkileri olduğuna inanılan esrarengiz yaratıkların varlığına inanılır. Olağan dışı kimi şartlar içinde onları gördüklerini öne sürenler vardır. Ancak, onlar hiçbir zaman iki kişi bir arada iken görünmemişlerdir. Cin ve peri, gibi adlarla anılan bu varlıkların bütün işlerini gece yaptıklarına, horoz sesi ya da sabah ezanı duyulur duyulmaz dağılıp konaklarına çekildiklerine; yaşadıkları yerlerin değirmenler, hamamlar, terk edilmiş, tekin olmayan yerler, örenler, mezarlıklar, hanlar olduğuna inanılır.[26][27][28][29][30][31]

Halk inanışına göre, cinlerin erkek ve kadın cinsleri vardır. Dişilerine genellikle peri adı verilir.[32] Perilerle iyi ilişkiler kurulmasına ve periler sevilmesine rağmen cinlerden korkulduğu durum çoğunluktadır. Bu olağanüstü varlıklar, özellikleri ve yaşadıkları yerler açısından ele alındığında, topluluk hâlinde beyler ve padişahlar tarafından yönetilerek — aslında tıpkı insanlar gibi — fakat insanlara görünmeden yaşarlar. Evlenip çoluk çocuğa karışırlar.[33][29]

Ordu bölgesi halk inançlarında cinler kedi, köpek, keçi, tavşan kılığına girerler. Ayakları ters olur. Değirmene giren kişi “bismillah” çevirmezse mısırın bereketini ecünlüler alır. Davulları, zurnaları vardır. Ölür de başımıza bela olur diye çok korkan adama yaklaşmazlar. Biraz korkan adama işkence etmekten zevk alırlar. Sarı adama yaklaşırlar. Kara adana hamaylı gibi olduğu için dokunmazlar. Gece ortaya çıkarlar. Horoz ötünce kaybolurlar. Horoz ötme saati, bazı anlatılarda sabah ezanı vakti olarak da ifade edilir.[34]

Nazilli’deki halk inanışlarında şeytanın geceleri insanlara rüyalarında halüsinasyonlar gösterdiğine, sabah ezanından sonra ya da sabah ilk horozlar ötünce şeytanın kaybolup, halüsinasyonunun etkisin geçtiğine inanılır.[35]

Cinleri etkisiz hale getirme için kullanılan kutsal söz kalıpları içerisinde ayet, besmele, çeşitli dualar vs. yer almaktadır. Bazı anlatılarda ise bu kutsal söz, bir ezan olarak belirmektedir. Bir anlatıda cinler yine düğün yapıp eğlenirlerken içlerinden biri ezan vaktinin yaklaştığını ve ezan okunacağını söyler ve cinler düğünü sonlandırıp dağılırlar.[36][37]

Bir metinde insanlar bir dereden geçerken cinlerle karşılaşır ve içlerinden bir hoca, ezan okuyarak insanların kurtulmasını sağlar. Hocanın korkudan dili tutulur ancak insanlar kurtulur. Başka bir örnek metinde ise bir yolcu gece vakti karşısına çıkan cinlerin bulunduğu yeri geçmek için dua okur ve bunu başarır.[38]

İslam inancının kanonu diyebileceğimiz ezan, yalnızca cinleri değil öldükten sonra mezardan çıkıp dolaşarak insanlara zarar vereceğine inanılan hortlakları da etkisiz hâle getirmek için kullanılan araçlardandır. Bir anlatıda mahalleliyi rahatsız eden hortlağın mezarına gidilir ve hortlağın başı, mezarın içine sokularak orada ezan okunur ve böylece demonun mezardan çıkması engellenmiş olur. [39][38]

Memorat ve Anlatılar

Memorat bir insanın yaşadığı ve çeşitli sebeplerle izahı yapılamayan olağanüstü an ya da hikâye manasını taşır. İzahının yapılamamasının sebeplerinin başında çok kişisel yaşanımlar olmaları gelmektedir. Çoğu kez bir tanığı bulunmamakla birlikte bazen olay sadece tanıklar için olağanüstüdür. Mesela öleceğini söyleyen bir insanın ölüvermesi gibi. Bu ölüme tanık olanlar için olağanüstü bir durumdur.

Doğu Karadeniz’de tespit edilen memoratlardan bazıları şu şekildedir:

“(Trabzon-Çarşıbaşı’da) Adamın birisini karısı gece, değirmene yollamış. Sıra bulmak için erken gitmiş. Gittiği anda değirmende mısırı öğütmüş. Un çuvalına arkasına alarak yola koyulmuş. Değirmenden çıktıktan sonra dere kenarında bir düzlükte bir düğün olduğunu görmüş. Şaşırmış gecenin bu saatinde düğün olur mu demiş. Yanlarına doğru yaklaşmış. Uşaklar demiş ne yapaysınız? Horon oynuyoruz demişler. Onu da horona almışlar. Horon oynarken yanındakilerin ayaklarının ters olduğunu görmüş. Korkmuş ve kaçmak istemiş. Fakat bu varlıklar onu sevmiş. Bırakmamış. Horon ede ede un çuvalında un kalmamış. Ve o sırada ezan okunmuş. Bu varlıklar birden kaybolmuş.”

“(Trabzon Çarşıbaşı’da) Bir gece dedem, babaannemi uykudan uyandırmış. Dışarısı aydınlık oldu demiş. Herhalde sabah yaklaştı. Kalk da değirmene git demiş. Babaannem de kalkmış. Mısır Çuvalını alıp yola koyulmuş. Değirmene gittiğinde orada bir adam görmüş. Adama ne zaman gelsem sizi burada görüyorum bir kere sizi geçemedim demiş. Değirmenler dışarı şeri gibi varlıkların yeri olduğunu babaannem bildiği için bu durumdan şüphelenmiş. Sonra sabah ezanı okunmuş. Adam görünmez olmuş, kaybolmuş.” [40]

“(Trabzon Şalpazarı’nda) Garibin üç dene gatırı varmış. Ormandan ağaç çekerimiş. Yola beri gelirkene önüne bir oğlak çıkmış. Oğlağı almış gucacuğuna. Ata çıkmış. Oğlağun da dişi mi erkek mi olduğuna bakmış. ‘Oğlağum da dişi.’ Demiş. Oğlak da ‘He dişi.’ Demiş, başlamış kucağunda teke olmuş; kucağından da atamazmış. Dabancayı çıkarmış atacağımış, dabanca çalışmazmış, atarımış gene bi dene gene çalışmazmış. Cin olduğunu anlıyo okurken okurken goyfeye varıyo sabah ezanı okununca atın sırtından atlıyo, adam da gurtuluyo.” [41][42]

“(Rize’de) Yeni ölen bir insanın 40 gün içinde mezarlıktan çıkarsa obur olur. Yatsı ezanından sonra çıkıp sabah ezanına kadar dolaşır. Kendi evine ya da sevdiklerinin evine gider. Onları rahatsız eder, gürültüler yapar. Sabah ezanı okunana kadar yakalandığı vakit bekletilirse ceset olarak yerde kalır. Oburu tekrar alıp gömüyorsun. Gömdüğün takdirde tekrar çıkma ihtimaline karşı bir ağacı (pelit) kazık yapıyorsun, mezarın baş tarafına vuruyorsun. Baş tarafına vurduğun zaman daha çıkmıyor. 40 günden sonra zaten çıkmıyor, yani bitiyor.” [42]

(Rize’de) Babaannem çok eskilerden 80 yıl öncesinden bana anlatırdı. Ben, şu anda 45 yaşındayum. Babaannem de 80 öncesinden anlatmış ve benim çocukluğumda kalmış ve beynimde kalmuş bir olay anlatayum sana. Esküden çok fakirlik varmuş. Ama böyle fakirlik olmazmış buğday uni bile yokmuş. Mısir unlari öğütmek için değirmene giderlermiş. Babaannem de o zaman sıra kapayum diye eskiden sabah ezanuna bir saat daha var gidiyor değirmene. Herkes orda olduğunu bilerek gidiyor ama bi de amcamu almuş yanuna gitmiş değirmene bakmış orda hiç kimse yok bomboş. Değirmen ama babaannem tırsıyor korkuyor acaba bişey mi başuma gelir. Ben nası yapayum nası edeyim diye kendi kendine vesveseye kapılarak bide amcamu almış yanına. Değirmenin içine gitmiş. Başlamuş suyunu akıtmaya bide bakmış ki ne göreyim karşıdan büyük bir ışık pencereden dışarıya büyük bir ışık var yanıyor ama böyle bir ışık olamaz.

Bismillahirrahmanirrahim demiş. Ya demiş ben ne edeceğum şimdi. Bu ışık nerden geliy demiş. Bi de bakmuş ki büyük bir ateş. Çoban ateşi yakmışlar ama böyle bir ışık olamaz göklere çıkıyor kıvılcımları. Ondan sonra bide bakmış yanlarına büyük bir kıpkırmızı bir taş. Taşın üzerine bembeyaz bir koç ama boynuzları çok büyükçe bir koç. Kıpkırmızı taşın üzerine sanki o koyunu böyle koçu koymuşlar. Felaket korkmuş ondan sonra bide bakmuş ki fistanlı kadınlar beyaz elbiseler adamlar giymiş horon ediy. Ama böyle horon olamaz etrafında o ateşin etrafunda horon ediylar. Ondan sonra bismillahirrahmanirrahim ayetel kürsileri okumuş ondan sonra üç kulhuvallah bir elhem okumuş. Bunlar gitmiyo bir türlü bunlar gitmiyor. Amcam daha üç yaşında amcam başını kaldırmış. Pencereden annee buraya ne oluyor? Buraya ateş yanıyor anne o da demiş ki oğlum otur aşağı sen bakma korkmasın diye. Çocuk ondan sonra o kafası-nı kaldırıp bakıyor. Babaannem korkmasın diye okuyup üzerine üflüyor yeter ki korkmasın diye. Ondan sonra bide babaannem artık değirme-nin o öğütme sesini duymuyor artık. O horon sesiyle beraber korkmaya başlamış. Babaannem çok korkuyor ama ondan sonra durmuş, durmuş durmuş bide onlara babaanneme karşılık veriyorlar ki gelsin bize horon oynasın Biz de çarpalım oni. Bizim gibi olsun. Yani bakmış ayaklari tersinden normal insan ayağı değil de tersinden ayakları öyle oynuyorlar. Bi de ondan sonra başlamış ezan okunmaya. Allah-u ekber dedi. Yavaş yavaş başlamış cinler ortadan kaybolmaya. Koç başlamış gitmeye. O kızgın taş normal taşa dönüşmüş ama bi de o oynadıkları yer derenin içi düz bir alan değil. Derenin içinde oynuyorlar suyun içinde oynuyorlar. Ama var ya babaannem diyor ki ben diyo böyle daha başıma bişey gelduğu yok [43]

(Rize’de) Benim kuzenime beş aylık filanken bundan 5-6 yıl öncesinden bahsediyorum. Beş altı aylıkken bezi dere yatağına ulaşıyor. Nasıl oluyor o kadarını bilmiyoruz. Dere yatağına ulaştığından dolayı kuzenime üç harfliler musallat oluyor. Ve kuzenim beş altı yaşlarına geldiğinde bunları görmeye başlıyor. Akşam ezanı okunduktan sabah ezanı okunana kadar kuzenime hiç kimse dokunamıyor. Hiç kimse yanında bulunamıyor, çığlık atıyor. Korkuyor, onları görüyor ve farklı hayvan şeklinde görünüyorlar. Örneğin köpek olarak falan görüyor. O şekilde görünüyor. Birgün Rize’den farklı bir şehre giderken havada bir tane güvercin görüyor ve güvercinden korkuyor. Güvercinden korktuktan sonra ama bir daha ona görünmüyorlar. Bundan öncesinde de üç defa hoca onu okuyor. O son okumasından sonra bahsettiğim güvercini görüyor. Güvercini gördükten sonra da artık daha görünmüyorlar. [44]

Manisa-Alaşehir yöresinde anlatılan memoratlardan bazıları şöyledir:

(Manisa-Alaşehir’de) Köyümüzde eskiden çocuğun birine cin çarpmış ve onu hocaya götürmüşler. Hoca bunları misafir etmiş. Hoca, peş tahtası, denilen sehpasını çıkartmış ve üzerine bir kitap koymuş. Hoca, bir şeyler okumaya başlamış ve odaya çağıracağı cinlerin fenalık yapmaması için çocuğu koruma altına almış. Ama kendisini korumaya almamış ve seslendiği cinler birer ikişer odaya gelmeye başlamışlar. Ardından hoca, bu çocuğa kim çarptı, bu çocuğa kim çarptı, diye cinlere sormuş. Cinler yavaş yavaş çoğalmaya başlayınca içlerinde bir de kocaman topal bir cin gelmiş. O topal cinin gelişi o kadar şiddetli olmuş ki sanki ortalık deprem oluyor gibi sallanmış. Hoca bu topal cine, sen niye bu çocuğa çarptın, deyince o benim hamile hanımın üzere bastı demiş ve ondan dolayı çarptığını söylemiş. Ve böyle söyleyince topal cin daha da sinirlenmiş. Bunun üzerine topal cin diğer cinlere çocuğa madem bir zarar veremiyoruz hocayı alın, demiş. Hocanın koruması olmadığından cinler onu alıp dışarıya çıkarmışlar. Dışarıdaki kuyunun içine atmaya çalışırlarken sabah ezanı okunmaya başlamış ve cinler birden ortadan kaybolmuşlar.[45]

(Manisa-Alaşehir’de) Adamın birisi gece evine doğru giderken mezarlığın kenarında ona doğru gelen deve kılığına bürünmüş bir cin görmüş. Adam gecenin ortasında bu deve nereden çıktı falan dedikten sonra bunun cin olduğunu anlamış. Ceketinin yakasındaki toplu iğneyi çıkarmış ve deve kılığındaki cine saplamış. Deve olduğu yerde kalakalmış adeta ayağı yere çakılmış gibi hiçbir yere kımıldayamamış. Daha sonra adam deveyi yakınlardaki elektrik direğine bir güzel bağlamış. Sabah ezanına kadar deve kılığındaki cin adama beni bırak, diye bağırmış. Ama adamcağız cini hiçbir şekilde çözmemiş. Sabah olunca da adam cin kılığındaki deveye bakmaya gitmiş ve devenin keçe olduğunu görmüş. Cin keçe olup öylece orada kalmış. Eskiler, üzerinde iğne bulunan birisi cinleri yakalayabilirmiş, diye anlatırlardı.[46]

(Manisa-Alaşehir’de) Babamın yaşadığı ilginç bir olayı anlatayım. Babam gece koyun otlatırken birdenbire karşısına bir keçi çıkmış gelmiş ve babam da keçiyi görünce hemen yakalamış. Babam keçinin boynuzların tutmuş ve onun üstüne binmiş. Babam, keçiyi koyunların yanına doğru sürüyormuş ama keçi koyunların yakınına bile gelemiyormuş. Babam sabaha kadar bu keçi kılığına girmiş cinle oynayıp durmuş. Sabah ezanı okunduktan sonra keçi kılığındaki cin geldiği gibi kaybolup gitmiş.[47]

(Manisa-Alaşehir’de) Askerden yeni geldiğim zamanlardı. Köyde tertiplerle otururken zamanın nasıl geçtiğini bilememişim. Akşam olmuş vakit geceye devrilmiş. Saat gece 2.30 gibiydi. Ben eve doğru giderken derenin içinden tuhaf bir ses duydum. Allah Allah gecenin yarısında burada kimse yüzmez ki, dedim kendi kendime. Ayrıca havada çok soğuktu. Yanaştım oraya doğru bir de ne göreyim derede peri kızı suyun içine dalıp dalıp çıkıyordu. Her dalıp çıktıktan sonra saçlarını bir savurtuyordu; sen sanki üzerine değecek sanırsın. Ben ömrü hayatımda bu kadar güzel bir şeyle karşılaşmadım. O kadar güzel o kadar parlak ki anlatamam. Ay desem değil ışık desem değil bambaşka bir varlıktı. Ben oradan geçerken saat 2.30 gibiydi. Tam sabah ezanı okunurken kendime geldim. Peri kızı, sabah ezanına kadar bulunduğum yerden ayrılmama müsaade etmedi. Ezan okununca da kendiliğinden suyun içinde kayboluverdi.[48]

Erzurum’da anlatılan bir memorat şöyledir:

(Erzurum’da) “Çocuklar ilk doğduklarında kulaklarına ezan okunur. Eğer bu işlem yapılmazsa, ileride başından çeşitli olaylar geçermiş. Erzurum’da bir yakınımızın çocuğu ne zaman ezan sesi duysa gidip kafasını duvara vuruyordu. Anne ve babası bu durumu çözmesi için bir hocaya gittiler. Hoca çocuğu kontrol edip, “doğduğunda kulağına ezan okunmadığından dolayı her ezan okunduğunda çocuğa cinler musallat oluyor” demiş. Gerçekten de hoca çocuğa okuyunca eski sorunu kalmadı.” [49]

Yalova-Örencik yöresinde anlatılan memoratlardan bazıları ise şöyledir:

(Yalova-Örencik’te) Bundan üç dört ay önce Mustafa dayım vefat etti. Bana o anlattı. Gece vakti Şimşelli köyüne değirmene gitmiş. Hayvanın yükünü sarmış, tam iki köyün birleştiği yere; dağın zirvesine geldiğinde yolun ortasında düğün olup dururmuş. “Amca gel gel, hayvanın yükünü biz indirelim, bizim oyuna sen de katıl, şenlik yapalım” demişler. Adamın elinden eşeğini almışlar, götürmüşler öte yana. Dayım bakmış hayvanın yükü yere indi gözüküyormuş. Baya eğlenti olmuş orada, oyna, kalga, saz, cümbüş derken sabah ezanı okunmuş, o anda herkes kaybolmuş; sabah ezanı okununca şeytanlar kaçar. Bir bakmış hayvanın yükü hala sırtındaymış; ama onun gözüne indi gözüküyormuş.[50]

(Yalova-Örencik’te) Benim hanımın annesi şu anda seksen küsur yaşlarında, o anlattı. Bu olay zamanında olmuş. Zannedersem iki kadın Aksu köyünün ilerisindeki dereye sabahleyin erkenden gidelim, çamaşırları orada yıkayalım diye anlaşmışlar. Evlerde çeşme yok; tabi eski zamanda olan şeyler bunlar. Kazanları tekneleri akşamdan hazırlamışlar. Kadınlardan birisi: “Abla kalk kalk sabah olmadan gidelim” demiş. Kadın arkadaşı çağırıyor zannetmiş; meğerse onu çağıran şeytanmış. Kadın alıyor sırtına eşyaları, gidiyorlar dereye. Kadın kurmuş kazanı, suyu ısıtmış, başlamış yıkmaya, şeytan da kadının başında çömelmiş bekliyormuş. Kadın onun şeytan olduğunu anlamış; ama çarpacak beni diye onun yanında kötü bir söz söylemeye de korkuyormuş. Şeytan: “Abla ben nasılım?” diye sormuş. Kadın da beni çarpacak diye korkusundan: “Ayın on dördü gibi parlıyorsun, çok güzelsin” demiş. Birkaç kere bu soruyu sora sora çamaşırları yıkamışlar, evin önüne kadar getirip gelmişler. Eve gelesiye kadar şeytan: “Abla ben nasılım?” diye sormaya devam etmiş, ne tepki verecek diye bakıyormuş. Kadın, kapıdan içeri girince kapıyı kapatıveriyor, şeytan dışarıda kalıyor. Dışarıdan: “Abla ben nasılım?” diye sormuş şeytan yine. Kadın kendini kapıdan içeri atınca güvende hissediyor: “Sen tam ananın bilmem nesi gibisin” diyor; kötü konuşuyor. Şeytan: “Şimdi ben sana sorarım” diyor, hemen evin üzerindeki dama çıkıyor, bacadan içeri atlıyor. Şeytan tam bacadan aşağıya inerken sabah ezanı okunmaya başlamış; şeytanların ezan sesini duyunca kaçtığı söylenir. Ezan okunmasaydı belki de çarpacaktı kadını.[51]

Akhenaton'un Hazırladığı Diğer Makaleler ❯

Kaynaklar

[1] İsfehânî, “Müfradât”, s. 70-71; Cürcânî, “et-Ta‘rîfât”, s. 248; İbn Manzûr, “Lisânü’l-‘Arab”, c. I, ss. 105-109; Abdurrahman Çetin, “Ezan”, DİA, TDV Yay., İstanbul 1995, c. XII, s. 37.
[2] Abdürrezzâk, “Musannef”, I,483.
[3] Doç. Dr. Bayram Akdoğan, “Çeşitli Yönleriyle Ezanlarımız”, Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Yıl: 18, Sayı 29, Ocak-Haziran 2013, s.27.
[4] Ebû Dâvûd, “Sünen”, Edeb, 106-107.
[5] Osmaniye İl Müftüsü Ali Rıza Tahiroğlu, “Ezan İslam Medeniyetinin Simgesidir” (makale).
[6] İmam-ı Buharî, “Sahih-i Buharî”, Muhtasar, Tercüme Kurulu: Abdullah Durmuş, Halil Aldemir, İbrahim Tüfekçi, İshak Emir Aktepe, M. Beşir Eryarsoy, Mehmet Odabaşı, Osman Güman, Soner Duman, İstanbul, 2008, s, 244
[7] Ramazan Kamiloğlu, “Türk Kültüründe Ezan ve Makamları”, Hikmet Yurdu Düşünce – Yorum Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, ISSN: 1308-6944, Yıl: 3, Sayı: 5, Ocak-Haziran 2010, s.229.
[8] “al-Taqrirat al-Sadidah fi al-Masail al-Mufidah” (التقريرات السديدة فى المسائل المفيدة), s.229.
[9] İmam Suyûtî, “Camiu’s-Sağir”, 1/696.
[10] Abdulhamid b. Abdurrahman es-Suheybânî, “Cinler ve Kötülüklerinden Korunma Yolları”, çev. M. Beşir Eryarsoy.
[11] Arif Coşkun, “İslâm’a Göre Sihir, Cin Çarpması”, Aktaş Yayıncılık, İstanbul 2017, s.64.
[12] Volkan Kemal Ergenekon, “4. Boyutun Sakini Cinler”, Düşünce Yayınları, İstanbul 2007, s.104.
[13] İmam-ı Buharî, “Sahih-i Buharî”, Ezan, 4.
[14] Öğr. Gör. Dr. Aşır Örenç, “Kütüb-i Sitte Hadisleri Özelinde Şeytan, Mahiyeti ve Yaratılışı ”, Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Yıl: 2012/2, Sayı: 29, s.154.
[15] İmam-ı Şiblî, “Cinlerin Esrarı”, Ferşat Yayınları, İstanbul 2003, s.374.
[16] Buhârî, Ezan 4; Sehv 6; Bed’ü’l-Halk 11; Müslim, Salât 19; Mesâcid 83; Ebû Dâvud, Salât 31; Nesâî, Ezan 30.
[17] bk. Müslim, Salat, 15-18.
[18] Karâfî, 2003: 4/371-372; İbn Haldûn, 1989: 477; İbn Teymiyye, 1987: 5/18; Hâzin, 1979: 3/198; Bursevî (b): 4/214-215; Tüveycirî 2009: 2/108; Çelebi 2008: 35/307; Uludağ, 2008: 35/309; Köksal, 2008: 37.
[19] Buhârî, “Ta’bîr”, 26.
[20] Müslim, Rüya 2 (2/1776).
[21] Buhari, Tabir 3 (8/68).
[22] Doç. Dr. İsmail Köksal, “Rüyaların Fıkhî Boyutu”, İlahiyat Fakültesi Dergisi, 13:2 (2008), s.37-38.
[23] Ebu Davud, Nesâî, Tirmizî.
[24] Sahih el-Buhari 7/527 ve Ebu Davud 3722.
[25] Dr. Münire Baysan, “Kütahya’da Derlenen Memorat Örnekleri Üzerine İnceleme”, Motif Akademi Halkbilimi Dergisi, 2021, Cilt: 14, Sayı: 34, s.559.
[26] Pertev Naili Boratav, “100 Soruda Türk Folkloru”, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1984, s.74-75
[27] Meryem Üçüncü, “Gümüşhane Torul İlçesi Cizere Köyleri Monografisi” (yüksek lisans tezi), T.C. Ordu Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, Ordu 2019, s.119.
[28] Pertev Naili Boratav, “100 Soruda Türk Folkloru (İnanışlar, Töre ve Törenler, Oyunlar)”, Mas Matbaacılık A.Ş., İstanbul 2003, s.100.
[29] Öğr. Gör. Dr. İmran Gündüz Alptürker, “Sudan Geçmeye İzinli Olma/Olmama Üzerine Bir Araştırma”, Motif Akademi Halkbilimi Dergisi, 2019, Cilt: 12, Sayı: 27, s.680.
[30] Pertev Naili Boratav, a.g.e., s.100.
[31] ?, s.680.
[32] Muhsine Helimoğlu Yavuz, “Diyarbakır Efsaneleri”, Doruk Yayınları, Ankara 1993, s.27.
[33] Nuri Taner, “Halk İnanmalarında Cin ve Cin Tutma”, Türk Folkloru, Şubat 1983, Sayı: 43, s.12
[34] Dr. Yaşar Kalafat, “Ordu ve Kastamonu Efsaneleri”, Berikan Yayınevi, Ankara 2018, s.25.
[35] Alper Keser, “Nazilli Bölgesi Efsane ve Memoratları”, Pamukkale Üniversitesi, Denizli 2017, s.41.
[36] Dr. Tuğrul Balaban, “Amasya Efsane Menkıbe ve Memoratları” (Derleme İnceleme Metin), Yayımlanmamış Doktora Tezi, Erzurum Atatürk Üniversitesi, Erzurum 2013, s.532.
[37] Öğr. Gör. Adil Çelik, “Türk Anlatı Geleneğinde Stereotipler” (doktora tezi), T.C. Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Halk Bilimi Ana Bilim Dalı, Eylül 2019, s.122.
[38] Öğr. Gör. Adil Çelik, a.g.e., s.123.
[39] Dr. Tuğrul Balaban, a.g.e., s.655.
[40] Yrd. Doç. Dr. İbrahim Paçacı, “Rüyâ’nın Delil Değeri ve İstihâre”, Dini Araştırmalar, Ocak-Haziran 2016, Cilt: 19, Sayı: 48, s.109.
[41] Prof. Dr. Ali Çelik, “Trabzon Şalpazarı Çepni Kültürü”, Trabzon Valiliği Yayınları, Trabzon 1999, s.461.
[42] Öğr. Gör. Dr. Mustafa Aça, a.g.e., s.14-15.
[43] Elif Şebnem Demirci, Gülşah Şişmangül ve Yılmaz Çal, “Rize Halk Kültürü Derlemeleri”, Ankara Ofset Basım Matbaacılık, Rize 2019, cilt: 1, s.153-154.
[44] Elif Şebnem Demirci, Gülşah Şişmangül ve Yılmaz Çal, a.g.e., s.150.
[45] Osman Türkmen, “Alaşehir Yöresindeki Efsane ve Memoratlar” (yüksek lisans tezi), Pamukkale Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, Türk Halkbilimi Bilim Dalı, Denizli 2017, s.140-141.
[46] Osman Türkmen, a.g.e., s.144-145.
[47] Osman Türkmen, a.g.e., s.164.
[48] Osman Türkmen, a.g.e., s.184.
[49] Fatih Çetinkaya, “Halk İnançları Üzerine Memorat”, Yıldız Teknik Üniversitesi, 2013, s.25.
[50] Alper Keser, a.g.e., s.112.
[51] Alper Keser, a.g.e., s.115.





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: İsimsizKahraman, 09.10.2021, 02:01 (UTC):
Baya ürkütücü elinize sağlık..

Yorumu gönderen: mhakan, 23.09.2021, 17:27 (UTC):
üstad eline sağlık

Yorumu gönderen: Abdurrahman Yördem, 18.09.2021, 12:09 (UTC):
MAMORAT" dediğin bir olaya örnek vermek istiyorum. 40 yıl önce tanıdığım bir arkadaşım vardı. Karşılıklı konuşurken birden duvara döner 5-10 dakika kendi kendine mırıldanırdı. Sonra da cinlerle konuştuğunu belirtirdi. Çok alkol alan birisi olduğu için musallat olmuşlardı. Bir gün geldi ayağı alçıda. Balkondan düşümüş. 1. katta olduğundan ayağı kırılmış. Nasıl oldu dedim. Fakında değilmiş. Düğüne gidiyormuş. Bir yıl sonra duydum. Trafik kazası geçirmiş vefat etmiş. Gece restorandan yola çıkmış. Düşündüm. Herhalde yine düğüne gitti. Arabanın altında kaldı. Anladığım kadar musallat oldukları kişileri dünyalarına çekiyorlar. Beyinlerine verdikleri sinyallerle halisinasyonlar gösteriyorlar. Bir de havanın gazlarına şekil verbiliyorlar. Hologramlar oluşturuyorlar. Özellikle bu tür şeylere inanlara. Mesela ruh göstermeleri, uçan daireler, uzaylılar göstermeleri. Musallat oldukları kişiler de pisikolojik rahatsız olanlar, içki uyuşturcu kullananlar, beynini (epifiz bezini) açanlar (hipnotizma, ruh çağırma, zikir yaparak hızır vd. Görmek isteyenler, olağanüstülükler görmek isteyenler gibi)



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
📊 19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 54785385 ziyaretçi (139617854 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)