Endülüs Mersiyesi (Endülüs'e Agit)
 
endülüse ağıt

Endülüs Mersiyesi (Endülüs’e Ağıt)

Ebu’l-Bekâ Sâlih b. Şerîf er-Rundî

Önbilgi: Endülüs’ün ünlü şairi Ebu’l Bekâ Salih b. Şerif er Rundi (ö.684/1285)’ye ait olan bu şiir, 1486-1487 yılında Endülüs Gırnata Sultanı XII. Muhammed Ebu Abdullah es-Sağîr’in gönderdiği kimliği bilinmeyen bir elçi tarafından II. Bayezit’e okunmuştur.

Tercümeler

  1. Doç. Dr. Abdulhadi Timurtaş Tercümesi
  2. Filibelizâde Mehmed Nizameddin Tercümesi
  3. Sezai Karakoç Tercümesi
  4. Alternatif Tercüme

A) Doç. Dr. Abdulhadi Timurtaş Tercümesi

Vezin: Müstef‘ilün Fâ‘ilün Müstef‘ilün Fâ‘ilün (Söz konusu vezin dönüşümlü olup mefâ‘ilün fe‘ilün müstef‘ilün fe‘ilün şeklinde de gelmektedir.)

1. Bölüm

لكل شيء إذا ما تم نقصانُ
فلا یُغرَّ بطیب العیش إنسانُ

Her şey tamamlandığında eksilir.
Öyleyse insan, hayatın güzelliğine aldanmasın.

ھي الأمور كما شاھدتھا دولٌ
من سرَّهُ زمنٌ ساءتھ أزمانُ

İşler gördüğün gibi dönüşümlüdür.
Bir zaman her kimi sevindirirse birçok zaman da onu üzer.

وھذه الدار لا تبقي على أحد
ولا یدوم على حال لھا شانُ

Dünya baki değil kimseye.
Şanlı hiçbir durum devam etmez.

یمزق الدھر حتمًا كل سابغةٍ
إذا نبت مشرفیات وخرصان

Yırtar tüm zırhları zaman.
Köreldiğinde Meşârif ve Harsân kılıçları.

وینتضي كل سیف للفناء ولو
كان ابن ذي یزن والغمد غمدان

İbn Zî Yezen’in kılıcı olup bir değil iki kında olsa da
Her kılıç yok olmaya doğru gider.

أین الملوك ذوو التیجان من یمنٍ
وأین منھم أكالیلٌ وتیجانُ

Nerede Yemen’in o güç sahibi kralları,
Nerede onlardan İklîl ile Tîcân?

وأین ما شاده شدَّادُ في إرمٍ
وأین ما ساسھ في الفرس ساسانُ

Şeddad’ın İrem’de kurduğu nerede,
Ya nerede Fars’ı yöneten Sâsân?

وأین ما حازه قارون من ذھب
وأین عادٌ وشدادٌ وقحطانُ

Hani Kârûn’un elde ettiği hazineler,
Nerede ‘Âd, Şeddâd ve Kahtân?

أتى على الكل أمر لا مرد لھ
حتى قضوا فكأن القوم ما كانوا

Kaçınılmaz son hepsini buldu.
Hiç var olmamış gibi yok oldular.

وصار ماكان من مُلك ومن مَلك
كما حكى عن خیال الطیفِ وسنانُ

Bütün mülk ve melikler,
Uykuluklunun hayalindeki tayf gibi oldu.

دار الزمان على دارا وقاتلھ
وأمَّ كسرى فما آواه إیوانُ

Zaman Dâra’nın ve katilinin aleyhine döndü.
Hem Kisra’ya yöneldi, hiçbir saray onu barındırmadı.

كأنما الصعب لم یسھل لھ سببُ
یومًا ولا مَلك الدنیا سلیمان

Sanki günün birinde, zorluğu kolaylaştıran hiçbir sebep olmamıştır
ve Süleyman da dünyaya hâkim olmamıştır.

فجائع الدھر أنواع منوعة
وللزمان مسرات وأحزانُ

Çok çeşitlidir acıları devranın.
Sevindirici ve üzücü anları vardır zamanın.

وللحوادث سلوان یسھلھا
وما لما حل بالإسلام سلوانُ

Belaların hafifleten tesellileri vardır.
Ama İslâm’ın başına gelen belaları hafifletecek tesellisi yoktur.

2. Bölüm

دھى الجزیرة أمرٌ لا عزاء لھ
ھوى لھ أحدٌ وانھد ثھلانُ

Ada’nın başına tesellisi olmayan bir bela geldi.
Acısından dümdüz oldu Uhud ve Sehlân.

أصابھا العینُ في الإسلام فارتزأتْ
حتى خلت منھ أقطارٌ وبلدانُ

İslâm için onlara nazar değdi ve mahrum kaldı.
Böylece bölgeler ve şehirler İslâmsız kaldı.

فاسأل بلنسیةَ ما شأنُ مرسیةٍ
وأین شاطبةٌ أمْ أین جیَّانُ

Mersiye’nin başına gelenleri Belensiye’ye sor.
Nerede Şâtıba, hani Ciyyân nerede?

وأین قرطبةٌ دارُ العلوم فكم
من عالمٍ قدسما فیھا لھ شانُ

İlim merkezi Kurtuba nerede?
Nice âlimin şanı yüceldi orada.

وأین حمصُ وما تحویھ من نزهٍ
ونھرھا العذب فیاض وملآنُ

Nerede Hıms (İşbilye), içindeki mesireler,
Tatlı, dolu ve taşkın nehri nerede?

قواعد كنَّ أركانَ البلاد فما
عسى البقاء إذا لم تبق أركان

Ülkenin sütunlarıydı bu şehirler.
Geride ne kalması umulur ki yıkılsa erkân.

تبكي الحنیفیةُ البیضاءُ من أسفٍ
كما بكى لفراق الإلف ھیمانُ

Bembeyaz Hanîf dini ağlıyor üzüntüden.
Tıpkı âşıkların ayrılıkta ağladıkları gibi.

على دیارٍ من الإسلامِ خالیةٍ
قد أقْفرتْ ولھا بالكفرِ عُمرانُ

Küfürle mamur olmuş ve
İslam’ın artık kalmadığı diyara (ağlıyor).

حیث المساجدُ قد أضحتْ كنائسَ ما
فیھنَّ إلا نواقیس وصلبانُ

Çünkü kiliseye dönüşmüştür camiler,
İçlerinde yoktur çan ve haçtan başka.

حتى المحاریبُ تبكي وھي جامدةٌ
حتى المنابرُ ترثي وھي عیدانُ

Cansız olduğu halde mihraplar bile ağlıyor.
Tahtadan olduğu halde minberler ağıt yakıyor.

یا غافلاً ولھ في الدھرِ موعظةٌ
إن كنت في سِ نَةٍ فالدھر یقظانُ

Ey zamandan öğüt alabilecek iken gaflette olan kimse!
Eğer uykuda isen bil ki zaman uyanıktır.

وماشیًا مرحًا یلھیھ موطنھُ
أبعد حمصٍ تَغرُّ المرءَ أوطانُ

(Ey) vatanıyla meşgul olup böbürlenerek yürüyen kimse!
Hımıs’tan sonra kişiyi gururlandıracak vatan mı var?

تلك المصیبةُأ نْسَتْ ما تقدَّمھا
ومالھا مع طول الدھرِ نسیانُ

Bu musibet, kendisinden önceki belaları unutturdu.
Kendisi ise uzun zaman unutulmayacaktır.

3. Bölüm

یا راكبین عتاقَ الخیلِ ضامرةً
كأنھا في مجال السبقِ عقبانُ

Ey yarış sahasında kartal gibi
İnce Arap atlara binenler!

وحاملین سیوفَ الھندِ مرھفةُ
كأنھا في ظلام النقع نیرانُ

Toz karanlığında ateş gibi olan
Keskin Hint kılıçlarını taşıyanlar.

وراتعین وراء البحر في دعةٍ
لھم بأوطانھم عزٌّ وسلطانُ

Memleketlerinde izzet ve güç sahibi olarak
Deniz ötesinde bolluk içinde çayırlarda eğlenenler.

أعندكم نبأ عن أھل أندلسٍ
فقد سرى بحدیثِ القومِ ركبانُ

Var mı haberiniz Endülüs ehlinden?
Kervanlar haberlerini her tarafa yaymıştır.

كم یستغیث بھاالمستضعفون وھم
قتلى وأسرى فما یھتز إنسان

Orada kimi esir kimi ölü nice müstazaf
Yalvarıyor ama kımıldamıyor insan.

ماذا التقاطع في الإسلام بینكمُ
وأنتمْ یا عباد لله إخوانُ

Bu nasıl bir ayrılıktır İslam’da aranızda!
Ey Allah’ın kulları! Oysa siz kardeşsiniz!

ألا نفوسٌ أبیَّاتٌ لھا ھممٌ
أماعلى الخیرِ أنصارٌ وأعوانُ

Yok mu gayret ve onur sahibi kimseler?
Yok mu hayrın yardımcıları ve destekleyenleri?

4. Bölüm

یا من لذلةِ قومٍ بعدَ عزِّھُمُ
أحال حالھمْ جورُ وطغیانُ

Hey! İzzetten sonra zillete düşen millete koşun.
Değiştirmiştir durumlarını zulüm ve tuğyan.

بالأمس كانوا ملوكًا في منازلھم
والیومَ ھم في بلاد الكفرعبدانُ

Daha dün kral idiler evlerinde.
Bugün ise küfür diyarında oldular köle.

فلو تراھم حیارى لا دلیل لھمْ
علیھمُ من ثیابِ الذلِ ألوانُ

Her türünden zillet elbisesi içinde
Şaşkın ve rehbersiz hallerini bir görseydin.

ولو رأیتَ بكاھُم عندَ بیعھمُ
لھالكَ الأمرُ واستھوتكَ أحزانُ

Satıldıkları anki ağlayışlarını bir görseydin.
Bu vahim durumun korkusuna kapılır üzüntülere boğulurdun.

یاربَّ أمٍّ وطفلٍ حیلَ بینھما
كما تفرقَ أرواحٌ وأبدانُ

Hey! Nice anne ve çocuk birbirinden uzaklaştırıldı.
Tıpkı ruhların ve bedenlerin birbirinden ayrıldığı gibi.

وطَفلةٍ مثل حسنِ الشمسِ إذ طلعت
كأنماھي یاقوتٌ ومرجانُ

Genç kız ki doğduğunda güneş gibi.
Sanki o yakut ve mercandır.

یقودُھا العلجُ للمكروه مكرھ ةً
والعینُ باكیةُ والقلبُ حیرانُ

Gâvur onu zorla kötülüğe doğru sürmektedir.
Gözleri ağlıyor kalbi ise şaşkındır.

لمثل ھذا یذوبُ القلبُ من كمدٍ
إن كان في القلب إسلامٌ وإیمانُ

Böylesi acılar için eriyor kalp üzüntüden.
Varsa eğer kalpte İslâm ve îmân.

B) Filibelizâde Mehmed Nizameddin Tercümesi

Hengâm-ı temâmında gelir her şeye noksãn;
Ömründeki hoşluklara aldanmasın insān

Her şey mütehavvil, bu fenā sence de meşhûd,
Bir lâhza meserret göreni kahreder ezmãn

Dünya denilen yer olamaz kimseye müşfîk;
Bir hāl-i muayyende deväm eyleyemez ekvân.

Te’sirini göstermez ise seyf ile mızrak,
Her zırhı yed-i dehr eder elbette perîşân.

Seyfin ķını Gımdanda eğer olsa da mahfûz;
Her seyfi eder seyf-i zemân hâk ile yeksän

Fikret: Yemen’in nerde ekãlîl-i zerrîni
Fikret ki: bugün nerde o şāhan-i cihânbân?

Şeddãd’ın İrem Bağı, İrem Cenneti nerde?
Nerde bugün İran’daki Sâsân-ı hükümrân?

Kärūn’un o bitmez görünen serveti nerde?
Bak, nerde bugün ‘Âd ile, ‘Adnân ile Kahtãn?

Naçär, kabūl eyliyerek emr-i ‘azîmi
Onlar ki, bugün oldu bir efsâne-i devrān.

Rü’yâda temāşā edilen şey gibi hattā,
Her mülk-i melik şimdi hayālāt ile siyyān.

Dārā’ya zamān çattı, zamān oldu mukātil;
Kisrā’ya vefä etmedi iyvā için eyvān

Her văķıā bir gun bile sel olmadı Şa’b’a
Fikret ki beķā bulmadı âlemde Süleymân.

Bin türlü musîbetleri var dehr-i denîniñ;
İmlâ eder ezmãnı, meserret ile ahzãn.

Geçmekte teselli ile her hādise, lākin
İslam’a hulûl eyliyemez gaflet ü sülvân

Sehlân u Uhud üstümüze münhedim oldu;
Düştü Adä bir derde ki, yok şabrına dermân.

İslam’a nazar değdi, musibetler erişti,
Hâlî bugün İslam’dan o aktãr, o büldân

Sor… Mürsiye’nin hâlini sen şimdi, Valans’dan
Sor… Nerde, ne hal oldu bugün Şätıba, Ceyyän?

Sor… Dãr-ı ‘ulūm olmuş olan Kurtuba nerde?.
Sor… Nerde yetiştirdiği her âlim-i zîşân?

Sor Hıms’ı… Bugün nerde, o nüzhetleri nerde?..
Sor… Nerde o ‘Azb nehri, o feyyäża vü reyyān?

Bunlardı birer ‘aşımesi cümle bilādın,
Beyhûde bekā lâfzı, fenâyâb ise erkân

Ma’şûķu için ağlayan âşık gibi gamla,
Ma’sūm olan İsläm’ı, bütün eyledi giryān

İslâm’ı tükenmekle o yerler çöle döndü.
Onlar ki, bugün bulmadadır küfr ile ‘umrän

Mescidlerinin yerleri hep oldu kenîse,
Her buk’ada nākûs u sanem oldu nümâyān.

Cāmidse de hatta buna mihrāblar ağlar;
Hattā buna, minberler olur mersiyehãnān.

Ev gãfil! Uyan, mev’iza-i dehre nazar kıl..,
Sen uykuda olsan bile dehr olmada yaķzãn

Ey mãşi-i mesrūr-i vatan! Hims’ı hayāl et!..
İnsanı nasıl ba’de ezîn aldatır evtãn?

Mensî bu musîbet ile her fāci’a lâkin,
Vermez buna dehrin ebediyyetleri nisyân.

Ev atların a’lâlarına räkib olanlar!
Onlar ki, bu gün sāhib-i zîsebkat-i meydan.

Ey en kesici seyfleri hãmil olanlar!
Onlar ki, olur tozların ‘umkunda dirahşān.

Ev karşıdaki kıt’ada rãhat yaşayanlar!
Onlar ki, o evtän ile pür-saltanat ü şãn.

Siz, Endelüs’ün hâlini hiç duymadınız mı?
Her kãfile etmişken onü âleme destān.

Âcizleri sizden ne kadar istedi imdãd
Hep öldü, esir oldu, kımıldanmadı insan

Yã Rab! Bu tekãtu’ nedir İslām arasında?.
Ev ķulları Hakk’ın, bütün ihvânsınız ihvân!

Sizlerde bulunmaz mı sebãt ehline himmet?
Hiç kalmadı mı hayr için ensãr ile a’vān?

Vãveyl bugün zill’e düşen kavm-i azîze,
Bir kavm ki mahvetti mezãyãsını tuğyãn.

Dün her yere sultãn iken onlar, bugün eyvāh…
Küfr ellerinin hükmüne kulluk ile nãlân.

Görseydin eğer onları bîkes, mütehayyir,
Eylerdi sana zilletin envãını i’lan.

Görseydin o ağlaşmayı onlar satılırken,
Eyler idi hayrân seni, ehvâl le ahzãn.

Yä Rabbî! Cüdā eylediler mãder ü tıflı;
Eylerse teferruķ nasıl, ervãh ile ebdãn

Bâkirleri ki, neyyir-i nev-tāli’a benzer,
Pür-şa’şa’a parlar gibi yãkût ile mercân.

Rãmetmek için cebr ile hep aldılar elden,
Gözler dolu yaşlarla, yürekler ise hayrãn.

Eyler bu mesel hüzn ile her ķalbi izâbe,
Kalbinde eğer var ise İslām ile îmän

C) Sezai Karakoç Tercümesi

Çıkan iner, kalkan düşer, her yükselişin var bir sonu.
Niçin bunca gurur maldan, mülkten, addan sandan insanoğlu.

Oluşta ne var ki olduğu gibi dursun, hiç değişmesin.
Sen de gök gibisin, bir gün masmavi güneşlik, bir gün bulutlu.

Bu dünya kime kalmış, yaramış ki kalsın yarasın sana da.
Yok, hiçbir çizgisinde bu yeryüzünün ölmezlik rengi ve ölmezlik kokusu.

Zaman değişmek bilmez kesin ölçülü ve hükümlüdür:
Geri döner, paralar sahibinin zırhını, kılıçlar ve kargılar ileri doğru işlemez oldu mu.

Zaman bu, ona ne kılınç kını dayanır, ne meşhur kaleleri sultanların.
Kınlar eskir, kaleler çürür, o kaleler dünyanın en sarp yurdu
Gımdan olsa da; Gımdan, şahin bakışlı ve kartal duruşlu.

Nerede, de bana, o taçlı hükümdarları Yemen’in?
De bana, onların taçlar içinde bile taç olan taçları ne oldu?

Şeddad’ın cennet diyerek kurduğu saraylar ülkesi İrem,
Sâsaniler’in ebedî sanılan devleti ne oldu?

Altınları yığdı yığdı da bir dağ yaptı Kârun, hani o dağ?
Hani Âd, hani Adnan, hani Kahtan, dünya nimetlerinin köpüren yurdu?

Reddi mümkün olmayan bir hâle uğradılar.
Bir masal oldu onlar, bir varmış bir yokmuş, bir toz toprak bulutu

O taçlar, o devletler, o mülkler saltanatlar, bir rüyadır artık
Her biri, hayalden geçen gölge gibi, zamandan geçip durdu.

Gün oldu, zaman denen yaman er, sağa döndü Dara’yı uçurdu bir vuruşta;
Sola döndü Kisra’yı. Kisra’yı ne takı, ne sarayı kurtarabildi, korudu.

Saltanatının yeller esti yerinde yellere hükmeden Süleyman’ın;
Şiddetinden ötürü Sâb denen Münzirse, don vurmuş ağaçlayın kurudu

Zamanın fâciaları çeşit çeşit türlü türlüdür: O ne zengin fâcia bezirgânı!
İki burçlu bir kaleyse o, sevinç bir burcu, hüzün bir burcu.

Her fâciayı unutmak mümkün, olup biten bütün bunları unutmak olabilir
Ama İslâm’ın başına geleni avutacak ne bir neşe olabilir, ne unutturacak bir korku.

Endülüs’e öyle bir felâket çöktü ki, yok bir eşi.
Dehşetinden Medine’de Uhud, Necid’deki Şehlan dağları yerinden oynadı,
Bir deprem ki, yer yarıldı arz boyu.

Ah! Yarımadada İslâm’a göz değdi, yağdı belâ yağmur gibi.
Şimdi o canım Endülüs şehirlerinde, İslâm’ın ne namı var ne nişanı;
Sanki hiç olmamıştı, sanki baştan beri yoktu.

Belensiye’ye bir sor, Mürsiye’nin hali nicedir?
Şâtibe’nin başına gelenler? Ceyyan ne oldu?

Toprağı buram buram bilgi tüten Kurtuba.
Bilginlerinin adı ta uzaklarda çınlayan Kurtuba’ya ne oldu?

Nerede Hıms’ın o ışıklı, o aydınlık bahçeleri, güneşi tazeleyen bahçeleri.
Tükendi mi çılgın çılgın akan şeker gibi tatlı nehirlerinin suyu?

Endülüs binasının temelinde birer köşe taşıydı bunlar
Bu güzelim vatan köşeleri kül haline geldikten sonra yaşamak boşun boşu,
İnsan yaşamaya ne borçlu?

Yüce İslam, yârinden ayrılmış bir genç gibi.
Güçlü bir genç gibi, sessiz fakat gözünde gözyaşı dolu.
İslâm’dan boşalıp inkâr karanlığıyla dolan
Endülüs için, ulu İslam, karalar bağladı, gece gündüz yas tuttu

Cami kilisedir artık, hilâl yerine haç asılı
Nur yüzlü ezan yerine, bitmeyen bir çan sesi, bir baykuş uğultusu…

Mihraplar ki taştandır, minberler ki ağaçtan,
Canlı cansız ne varsa bu hâle inledi durdu.

Ey ibret dolu geçmişten ibret alacak yerde, günübirlik işlere, dedikodulara batmış kişi!
Sen uyu bakalım; ama zaman için ne demek dinlenmek, ne demek uyku!

Ey göğsünü gererek “Benim ülkem, saltanatım” diyen, kurumundan geçilmeyenler!
Siz Hıms’ı gördünüz mü? Hıms’tan sonra hangi vatan verir insana vatan fikrini, duygusunu?

Endülüs’ün başına gelen felâket tarihin bütün felâketlerini unutturdu;
Ama dünya durdukça unutulmayacak, yâd edilecek bir felâkettir bu!

Ve siz ey yarış yerlerinde şahin gibi uçan,
Yay gibi gergin Arap atlarının üstüne kurulu
Süvariler! Ve siz savaşın karanlığı toz dumanı içinde
Pırıl pırıl kılıçlarını savuran kahramanlar ordusu!

Ve hele siz denizaşırı ülkelerde, bin nimet içinde,
Saltanat içinde muhteşem bir hayat sürenler; bir hayat kesiksiz bir ömür boyu!

Endülüs’ten, Endülüs’ün zavallı halkından var mı haberiniz?
Her yer, onların felâketini duydu, sizin kulağınız sağır, gözünüz kör, kalpleriniz mefluç mu?

Ölen asker, esir kadın, ufuklara bakıp bizden
İmdat ummuş beklemişti, son ana dek. Hiç düşündünüz mü bunu?

Onların sesi, insan olanın yüreğini eritirken,
Siz Müslümanlar, onların kardeşi, kayıtsız, halinden memnun ve haz maymunu!

Yürekli, utanan, alçalmaktan korkan, kardeş için can veren kimse kalmadı mı yeryüzünde?
Hakkın yardımcısı, hak peşinden giden, kendini hakka adamış tek kişi yok mu?

Dünyanın efendisiydi bu millet, şimdi dünyanın kölesi.
Neler çekiyorlar? Yüzleri bile tanınmaz hâle geldi. Ya Rabbi ne kaderdir bu!

Kendi yurtlarında bey idiler, şimdi küfr ülkesinde uşak.
Ululuğun doruğundan eziliş uçurumuna yuvarlanan bu halka acıyan yok mu?

Alçalışın örtüsü kalın bir gece gibi sarmış dört yanlarını.
Başsız, şaşkın, olup bitene hayrette, gözleri büyümüş, bakışları korkulu.

Sen de şahit olsaydın benim gibi onların
Yurtlarından koparılıp satılışlarına pazarda, ey Tanrı kulu.

O hıçkırıklar senin de aklını komazdı yerinde benim gibi.
Canı vücuttan çeker gibi ayırdılar anadan yavrusunu.

Ya o kızlar ki, yakuttan ve mercandan dökülmüşlerdi sanki.
Ve sabah bir dağ ucundan yeni çıkan bir güneşin masumluğu

İçindeki o Meryem yüzlü kızları da saçlarından sürükleyip götürdüler.
Kirli yataklarına. Haykırışları yırttı gökleri. Yürekleri parça parça, babalarsa kan kustu.

Daha ne anlatayım, yüreklerin erimesi için bir tanesi yeter anlattıklarımın:
Eğer o yüreklerde İslâm’dan ve imandan bir eser varsa elbet ey Tanrı dostu!

D) Alternatif Tercüme

Her yükselen birgün düşer, inişler başlar zirveden
Ömrün mutlu günlerine niçin aldanır ki insan
Her şey değişir gök gibi, bir gün pırıl pırıl, birgün bulutlu
Sen de öylesin işte, bugün güldürmüşse zaman, yarın ağlatır

Kime uzatmış ki bir şefkat eli bu dünya?
Kime ebedilik vermiş, kime yaramış sonsuzca?
Hedefini delip geçmezse kılıçla mızrak,
Geri döner, yaralar kendi sahibini
Zaman bu, ne kılıç kını tanır ne sağlam Gımdan kalesi
Çürütür hepsini, paramparça eder zaman kılıcı
Düşün, nerdedir şimdi, var mı onlardan bir iz
Nerde muhteşem taçlı Yemen hükümdarları

Şeddad’ın İrem Bağı, İrem Cenneti nerde
Nerde bugün İran’ın Sasani hükümdarı
Karun’un bitmez tükenmez serveti nerde bugün?
Hani Ad, hani Adnan, hani Kahtan, bu dünya servetleri

Çaresiz onlarda boyun büküp emrine tarihin,
Çekilip gittiler birer birer, bir masal bir efsane gibi
O saltanatlar sanki bir rüyada yaşanmış gibi
Gerçekten değil de, bir hayal bir gölge gibi sanki

Bir vuruşta yere serdi Dara’yı zaman
Yere geçirdi Kisra’yı, ne sarayları kaldı, ne zafer takları
Don vurmuş yapraklar gibi kurudu Sa’b
Düşün ki bir beka bulmadı alemde Süleyman bile

Bin türlü belası var dünyanın işte,
Bazan bir hüzün boşanır, bazan bir sevinç tufanı
Her faciaya bir teselli bulursun belki, ama
Unutulmaz İslam’ın uğradığı bela cihanda

Öyle bir felakete uğradık ki Endülüs’te biz
Üstümüze devrildi sanki, Şehlan ve Uhud dağları
Nazar değdi İslam’a Endülüs’te, bela üstüne bela
Yağdı yağmur gibi, O güzelim şehirler üstüne

Bir sor Belensiye’yi, hali nicedir Mürsiye’nin
Duy başına gelenleri Şatibe’nin, Ceyyan’ın
Gördün mü Kurtuba’yı, bir bilgi okyanusu
Bir bilgi deniziydi , görseydin bilginleri

Hıms’ı sor şimdi de, pırıl pırıl aydınlık bahçeleri
Azb ırmağını sor, yine öyle akar mı, şeker tadıydı suyu
İşte bunlardı, Medine’si, gözbebeği Endülüs’ün
Bunlar ki birer viranedir artık, niçin yaşamalı

Yarinden ayrılmış feryatlar koparan bir genç gibi
Öyle dolmuş, hüzünlügözleri yüce İslam’ın
Soyununca İslam’dan, birer çöle dönüştü sanki
Onlar ki, küfür karanlığı içinde bayındır bugün

Birer kilisedir artık camiler, mescitler
Her yanda çanlar, putlar ve baykuş uğultuları
Donmuş taştansalar da, mihraplar ağlar buna
İnler buna minberler, cansız ağaçtansalar da

Uyan ey gafil kişi ibret denizi zaman
Sen uyumuşsan da, asla uyumaz zaman
Ey korkusuzca, gururla at sürenler kendi ülkesinde
Siz Hıms’ı gördünüz mü, en güzelini ülkelerin

Her facia unutulur biraz belki tarihte
Unutulmaz Endülüs’te başa gelen belalar
Ey siz, en güzel ve şahin duruşlu
Arap atlarına binenler, yarış alanlarında

Ey keskin kılıçlı kahramanlar ordusu,
Ey savaşın toz dumanı içinde kılıcı parlayanlar
Siz ey karşı kıtada, bin nimet içinde
Rahat ve mutlu yaşayanlar saltanat içinde

Sizin hiç haberiniz var mıdır Endülüs’ten
Bir siz kalmışsınız duymayan halimizi
Onlar sizden yana çevirip gözlerini ufuklara bakıp,
Bir imdat beklediler, öldürülen asker, esir düşen kadınlar

Yarab, nedir bu çatışma, bu ayrılık İslam arasında
Alıp götürdü, nemiz var, nemiz yok, bir zulüm seli
Dün sultan idiler, bey idiler kendi ülkelerinde
Bugün küfrün elinde bir uşak, bir oyuncak

Çevirmiş onları, dört yandan zillet uçurumları,
Dehşet içinde fırlamış gözleri, kimsesiz ve şaşkın...
Sende görseydin çığlıklarını, çırpınışlarını ey Tanrı kulu
Ocağından koparılıp satıldıklarını köle pazarlarında

O feryatlar senin de aklını koymazdı başında benim gibi
Koparır gibi bedenden ruhu, kopardılar anadan yavrusunu
Yeni doğan güneşin aydınlığı o kızlar ki
Öyle saf temiz, yakut ve mercandan dökülmüş sanki

O kızlar ki, sürüklenip sürüklenip saçlarından
Kirli yataklarına çekildi, kan kustu babaları

Eritir her kalbi bu anlattıklarımın birisi bile
Eğer varsa sende İslam’dan, imandan bir iz
Ey insanoğlu!

Endülüs’e Ağıt Türkçe Dinle I

Endülüs’e Ağıt Türkçe Dinle II

Endülüs’e Ağıt Arapça Dinle I

Endülüs’e Ağıt Arapça Dinle II






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
📊 19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 52874472 ziyaretçi (134440901 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)

gizli, gizli ilim, ilim, gizli ilimler