Islam'da Müzik Haram Mi?
 

İslam’da Müzik Haram Mı?

Hazırlayan: Akhenaton

Tarih boyunca hemen tüm toplumlarda müzik ve inanç iç içe olmuş; toplumsal yapılanmaların ve yaşamın her alanında müzik dâima yerini ve önemini korumuştur. Dünyadaki müzik türlerinin gelişimine inanç ve din kurumların katkısı yoğun olmakla birlikte; inanç, din ve müzik kelimelerinin yan yana kullanılması zaman zaman çeşitli tepki ve tartışmalara yol açmıştır. İslam toplumlarında da durum aynıdır.

Bu tartışmalardan yola çıkarak İslam’da müziğin yeri konusu üzerine sayısız bilimsel çalışma yapılmış; Kurân-ı Kerîm’e ve hadislere dayandırılan çok farklı; hatta taban tabana zıt görüşler ileri sürülmüş ve hatta müziği dinlerdeki yozlaşma ve ahlaksızlığın tek ve temel unsuru olarak sunanlar olmuştur.[1]

İnanç, din ve müzik kavramlarının yan yana konulması ilâhî kitaba sahip kültürlerde genel olarak çeşitli tepki ve tartışmalara yol açmış; müzik insanlık tarihi boyunca kimi zaman yüceltilmekle birlikte, genellikle şeytanî ve nefsanî olduğu gerekçesiyle reddedilerek yasaklanmıştır.

Diğer dinlerde olduğu gibi İslâm dünyasının da yan yana getirmede en zorlandığı iki kavram aynı şekilde yine “din” ve “müzik”tir. İnsanlığın İslâmiyet’le tanışmasından bu yana, yaklaşık on dört asır Müslüman toplumların her biri kendi içerisinde birtakım sıkıntılar, çelişmeler ve çekişmeler yaşamaktadır. İslâmiyet’in kabulü ile birlikte 10. yüzyıldan sonra bizde de bu sıkıntılar aynen görülmektedir.

Müzik ve din kelimeleri yan yana kullanıldığında, temelde aynı dinin mensubu olduklarını ve aynı kitaba inandıklarını söyleyen insanların bir kesimi sanatın İslâm’la bağdaşmayacak kadar lüzumsuz olduğunu söyleyebilmekte, bir kesimi ise İslâm’ı sanata tahammül edemeyecek kadar geri zannedebilmektedir.

İşin ilginç olan tarafı, birbirine taban tabana zıt görüşleri savunan bu insanların “müziğin İslâm’da yasak olduğu” ön yargısında birleşmeleridir. İslâm kültürünün bir mirası olarak günümüze kadar gelen bu taban tabana zıt görüş ve uygulamaların temelindeki ciddi sorun ayet, sünnet ve hadislerin yanlış ya da istenildiği şekilde yorumlanması ve üstelik bu yorumların birtakım kurumsallaştırılmış dinî kavramlar adı altında, bağlayıcı ve karşı çıkılamayacak şekilde topluma dayatılmasıdır.

Esasen Kuran’da müziğin haram olduğuna ilişkin kesin bir hüküm olmamasına rağmen; ayet, sünnet ve hadisler zorlanarak müziğin lehinde ve aleyhinde olanlar tarafından kendi görüşlerini destekleyecek şekilde deliller ve hükümler üretilmeğe çalışılmıştır.

Bu delil ve hükümlerin dayandırıldığı bilgi ve görüşler ise genellikle diğer konularda olduğu gibi önceki âlim-hoca ve kaynaklardan alınarak benimsenmiş, savunulmuş ve aynı şekilde kendilerinden sonra gelen öğrenci ve takipçilerine aktarılmıştır. Bilgi, içtihat ve fetvalar zinciri böyle devam etmektedir. Geleneğin nakli ya da kısaca “nakil” dediğimiz bu yöntem çoğu zaman hatalı ya da yanlış görüşlerin de kemikleşerek aktarılmasına sebep olmuştur ve olmaktadır. İslâm’da müziğin yeri konusu da böyledir.[2]

İnsanlar bir yandan müzik faydalı mıdır, zararlı mıdır sorularını sorup, hararetli tartışmalara girerken diğer yandan müziği sağlıktan eğlenceye, savaştan kutlama ve ağıtlara kadar hayatın her alanında etkin bir şekilde kullanmaya devam ediyorlardı.. Özellikle Davud ve Lokman-ı Hakîm’in müzikle hastaları tedavi ettikleri, Eski Yunan’da ve İslâm tarihinin çeşitli dönemlerinde bu alanda özel hastanelerin kurulduğu ve günümüzde dahi bu uygulamaların daha ileri seviyelerde icra edildiği, ilgili kaynakların hemen bütününde yazılıp çiziliyordu.[3]

İslâm’ın müziğe bakışı ile ilgili olarak İslâm’ın değişik dönemlerinden ve bölgelerinden günümüze gelen gerek yazılı ve gerek sözlü; ancak büyük bir bölümü birbiri ile çelişen değişik görüş ve uygulamaların varlığı bilinmektedir. İşin ilginç yanı, bu görüşler incelendiğinde görülmektedir ki bunların istisnasız hepsi Kuran’ı, sahîh sünneti ve hadisleri referans aldığını iddia etmektedir. Ancak hadislerin sağlıkları tartışma götürür niteliktedir. Görüşlere dayanak yapılan Kuran sûrelerinin ve âyetlerinin iniş sebeplerinin ve dönemlerinin; sünnette var olan sebep-sonuç ilişkisinin (hikmetin) ve buna ilâveten hadislerin ne derece sağlıklı olduklarının ehliyetli kişilerce gerektiği biçimde araştırılması ve irdelenmesi; ancak bundan sonra yorumlanması mümkün olabilecektir. Bu nokta meselenin; dolayısı ile sorunun yumuşak karnıdır.[4]

Kaynağı itibariyle müziğin iletişim ihtiyacından doğduğu, Allah tarafından özel bir öğreti olduğu; “bezm-i elest” hatırası, kainattaki ahengin sezgisi; yaratılıştan var olduğu, fiziksel bir olay olduğu, filozofların bir buluşu, efsundan doğduğu, yakarış ihtiyacından kaynaklandığı, zevk ve eğlence ihtiyacından doğduğu, göklerin ve göklerdeki meleklerin sanatı olduğu vs. gibi birçok teori ileri sürülmüştür.[3]

İslam alimleri, tarih boyunca İslam’da müziğe dair 5 farklı yaklaşım içinde bulunmuşlardır:

  1. İslam’da hem çalgı çalmak hem de müzik dinlemek Kurân-ı Kerîm’de dolaylı olarak hadislerde ise açıkça yasaklanmıştır.
  2. Müzik var olan gücüyle inananları doğru yoldan ayıracak derecede tehlikeli bir etkinliktir.
  3. İslami açıdan gerek çalgı çalmanın gerek müzik dinlemenin çok az bir değeri vardır ve Müslümanlar o’nun yerine vakitlerini çok daha değerli şeylerle geçirebilir.
  4. Müzik, insanlara Allah tarafından verilmiş, rahatlamaları ve tazelenmeleri için gerekli ortamları sağlayan yaşamda doğuştan sahip olunan yetidir, hoş anlardır.
  5. Müzik, Allah’a yaklaşmanın ve onu tanımanın bir yoludur. [5][6]

İslam ve Sanat

Günümüz İslâm dünyasının yan yana getirmede en çok zorlandığı iki kavram, “İslâm” ve “Sanat” tır. Bugün İslâm ülkelerinin hemen hemen hepsinde, cemiyetin her kesiminde insanların bu iki kelimeyi bir arada düşünmekte bir hayli zorlandığını görmekteyiz. Sanatla İslâm kelimeleri bir arada kullanıldığında kendisini dindar olarak kabûl etmeyen kesim İslâm’ı sanata tahammül edemeyecek kadar geri görmekte; kendisini dindar olarak kabul eden kesim ise sanatın İslâm’la bağdaşmayacak kadar lüzumsuz olduğunu düşünmektedir. Birbirinden tamamen uzak bu görüşleri savunan bütün bu insanların ortak noktaları müziğin İslâm’da yasak olduğu varsayımıdır. Bu insanlara İslâm’ın sanata bakışının ne olduğu sorulduğunda tatmin edici cevap alınacağı sanılmamalıdır.

Arapça “sana’a” fiilinden türeyen sanat kavramını insanların gördükleri, işittikleri, his ve tasavvur ettikleri olayları ve güzellikleri estetik bir heyecan uyandıracak tarzda ifade etmesi olarak tanımlayabiliriz. Bir çalışmanın sanat eseri olabilmesi için insan elinden çıkması, estetik, güzel ve orijinal olması gibi şartları taşıması gerekir. Böyle bir güzellik duygusu meydana getiren ve rûha bediî bir zevk veren faaliyetlere sanat denir. Ancak, yapmak, sonradan ortaya çıkmak anlamına gelen sanat kavramı yaratmak anlamında değildir. Oysa Allah’ın yaratması yoktan var etmek anlamındadır. Bu nedenle insanın bu anlamda bir şey yaratması mümkün değildir. Çünkü yaratmak sadece Allah’a mahsustur.

İslâm dini başlangıçtan itibaren özellikle heykel ve resme karşı tavır takınmış, dinî olsun ya da olmasın figüratif resme putperestliği yeniden canlandırabileceği düşüncesiyle belirgin biçimde karşı çıkmıştır. Putlara tapmayı yasaklayan emir, zamanla hadis bilginleri tarafından her çeşit canlı resminin yapılmasının günah olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Bunların peygamberimiz tarafından yasaklamış olması putperestlik devrinin şirkini çağrıştırmalarından ötürüdür. Tevhîd inancının yerleşmesinden sonra bu yasakların bizzat Resulullah tarafından yumuşatıldığını görüyoruz. Çünkü dinin yasakladığı sanat değil puttur. Bu nedenle, İslâm’ı sanat ve estetikten soyutlamanın kazancı bulunabilir.[7]

İslam ve Müzik

Tarihi anlatılar Arap şiirinin ilk olarak Hz. Ömer zamanında bestelendiğini göstermektedir. Müzik nazariyatı ise ilk bestelerden çok daha sonra ortaya konulmuştur. Bundan dolayı radyoda Kurân-ı Kerîm okunmasının dinî hükmünün âyet, sünnet ve hadislerde açık bir şekilde ifade edilmeyişi ne kadar doğalsa, müziğin dinî hükmünün Kurân-ı Kerîm, sünnet ve hadislerden net olarak çıkarılamaması da o kadar doğal görünüyor. İslâm’ın doğuşundan asırlarca sonra bile devâm eden ve bir türlü çözülemeyen bu sorunun temelinde Kurân-ı Kerîm’de bugün kullandığımız anlamıyla müzik olgusunu ifade eden net bir kelimenin ve hükmün bulunmayışı ve birbiri ile çelişen hadisler yatmaktadır.

Bu boşluğun yarattığı zeminde pek çok din adamı ve âlim uzak da olsa müzikle ilgisi bulunabilecek âyetlerde, Resulullah’ın sünnet ve hadislerinde bu konuda kesin hüküm olabilecek noktalar aramaya girişmiş; müziğin karşısında olanlar müziğin yasak olduğuna, taraftar olanlar ise yasak olmadığına ilişkin hükümler çıkartabilmek amacı ile en uzak ihtimalleri bile değerlendirmek sûretiyle buralardan kendi görüşlerini destekleyecek ve iddialarını ispat edecek deliller üretmeye çalışmışlardır.[8]

Müziğin Kabul Görmediğine Delil Gösterilen Ayetler

“Halktan öyle birtakım kimseler de vardır ki alay konusu yapmak ve körü körüne halkı Allah’ın yolundan sapıtmak için eğlencelik söz satın alırlar, sahibini hor ve hakîr edici azap işte bunlar içindir” (Lokman 6).

Bu âyetin nüzûl (iniş) sebebi olarak şöyle bir olaydan bahsedilmektedir: “Nadr adında biri ticaret yapmak amacıyla İran’a gider ve oradan İran’ın destan ve masallarını para ile satın alarak Mekke’ye geri döner ve Kureyş halkına “Muhammed size Âd ve Semûd’dan bahsediyor, ben ise size Rüstem ve İsfendiyar’dan bahsedip kisraların hayat hikâyelerini anlatacağım” der ve İran efsanelerini anlatırdı. Onun sözleri Kureyş halkına daha hoş ve eğlendirici geldiği için halk Kurân-ı Kerîm dinlemeyi terk edip bunları dinlerdi.[9]Bu âyetin asıl geliş nedeni bu iken, şarap içmenin ve domuz eti yemenin bile henüz yasaklanmamış olduğu Mekke devrinde gelmiş olan bu âyetin güzel melodileri ve müziği yasak etmiş olması imkânsız görünse de birçok Kuran yorumcusu âyette geçen lehve’l hadis “eğlendirici söz” deyimi ile müziğin kastedildiğini ve bu âyetin müziği yasakladığını ısrarla savunmuşlardır.

“Bu söze mi taaccüb ediyorsunuz ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz? Siz cidden çok dik başlısınız” (Necm 56, 60-61).

Bu âyette geçen dik başlı kelimesi ile müzik ile uğraşanların kastedildiği ileri sürülmektedir. İbn Abbas bu kelimenin gına manasına geldiğini bildirmiştir. Sâmid mügannî demektir. Aynı kaynakta, Kuran okununca inkârcıların müziğe başladıklarını belirtiyor ve bu âyetin de bu gibi kişiler hakkında indirildiği de ekliyor. Ancak Mekke’de inmiş olan bu âyetle müziğin yasaklanmış olması mantıklı görünmemektedir. Gazâli’nin konuya bakışı durumu açıklıyor. Şâyet bu âyet gınâyı yasaklamış olsaydı aynı âyette ve aynı şekilde sözü geçmiş olan gülme ve ağlama fiillerinin de yasak edilmiş olması gerekirdi. Eğer bu gülme Müslümanları aşağılamak ve alay amaçlı ise denebilir ki, burada kast edilen müzik sadece bu amaçla yapılan müziktir. Nitekim, âyette kötülenen bizatihi müziğin kendisi değil; müşriklerin Kuran’ı dinlememek için bunu vasıta olarak kullanmalarıdır.

“Güç yetirebildiklerini sesinle zillete ve meskenete düşür” (İsrâ 64).

Allah, şeytanı huzurundan kovarken böyle buyurmuştur. Bu âyeti yorumlarken kimi İslâm âlimleri bu şeytan sesiyle kast edilenin düdük ve gınâ olduğunu, kimi âlimler ise bunun def olduğunu söylemişlerdir. Ancak daha sonra ele alınacağı üzere, bu âyetin şeytan sesi olarak defi kastetmesi ile Hz. Muhammed’in def çalınmasına izin veren ve hatta teşvik eden sünneti ve sözleri çelişkili görünmektedir. Oysa Allah’ın hiç bir Peygamberi vahye (Kuran’a) aykırı davranış sergilemez. Şâyet çok istisna teşkil edecek böyle bir şey söz konusu olur ise yeni bir vahiyle derhal duruma dikkat çekilir. Böyle bir vahiy ise söz konusu değildir.

“Müşriklerin namazı Kâbe civarında ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibarettir” (Enfal 35).

Bu âyette geçen ıslık çalma ve el çırpma lafızları (Kuranî söz) ile müziğin kastedildiği öne sürülmüş ise de bu yorum genel olarak kabul görmemiş ve pek fazla taraftar bulmamıştır.

“Onlar ki, boş laflar işittikleri zaman yüz çevirirler ve ”sizin ameliniz size, bizim amelimiz bize” derler” (Kasas 55).

Bu âyette boş laflarla ilgilenmeyen ve bu gibi şeylerden yüz çevirenler övülüyor. Ancak bu boş laf ve işler içerisinde müziğin olabilirliğini gösteren hiçbir ifade bulunmamaktadır. Âyette gereksiz ve boş anlamına gelen kelime ile güzel ses değil; İslâm aleyhindeki konuşma ve dedikodular kastedilmiştir.

“Onlar ki, yalan-dolan bulunan yerde durmazlar, lüzumsuz şeyler konuşulan bir yere uğradıkları zaman oradan uzaklaşıp gitmek suretiyle kendilerine iyilik ikram ederler” (Furkan 72).

Esasen bu âyette yanlış olana yönelmeme; yalan sözden, dedikodudan, hileden, ikiyüzlülükten, boş ve anlamsız konuşmalardan uzak durma gibi bir müminin sahip olması gereken örnek kişilik özelliklerine vurgu yapılarak bu şekildeki davranışların daha hayırlı olduğu ve böylelerinin ödüllendirileceklerine işaret edildiği halde; bir kısım İslâm âlimi, âyette geçen yalan, hile ve dedikodu anlamlarına gelen Arapça “zûr” kelimesi ile müziğin kast edildiğini ileri sürmüştür. [8]

Müziğin Kabul Gördüğüne Delil Gösterilen Ayetler

Müzik karşıtı olan İslâm ilim adamları Kuran’ın müziği yasakladığını kanıtlamak için böylesi çeşitli deliller ileri sürerken; müziğin meşruluğuna inananlar da bu inançlarının doğruluğunu ispat için bazı âyetlerden güç almaya çalışmışlardır. Bu âyetlerin başlıcaları da şunlardır:

“İman edip amel-i salih işleyenler cennet bahçelerinde neşelendirileceklerdir” (Rûm 15).

Müzik yanlısı birçok İslâm âlimi bu âyete, “iman edip; iyi, güzel ve doğru fiil sergileyenlere cennet bahçelerinde müzik dinletilecektir” şeklinde anlam vermiş ve niteliğini bilemediğimiz, oraya has bir tür içki içme, ipekli giyinme, altın ve gümüşle süslenmiş eşyayı kullanma ödülleri gibi müziği de cennet nimetleri arasında görmek ve saymak istemişlerdir.

“Onlar ki, söz dinlerler ve en güzeline tabi olurlar, işte Allah’ın hidâyete erdirdikleri kimseler bunlardır, idrak ve insaf sahibi olanlar da yine bunlardır” (Zümer 18).

Müziğin sözlerin en güzeli oluşu mantığından yola çıkılarak, bu âyette geçen söz kelimesi ile müziğin; en azından müziğin de kastedildiğini ileri sürülmüştür. Güzellik özelliğine sahip olan sözler övüldüğüne ve güzel sözlere uyma emredildiğine göre, bizatihi güzel olan müziği dinlemek de aynı şeydir. Müzikal seslerin diğer seslerden farkı güzel ve ölçülü oluşlarıdır. Söz ve ses dinlemek yasaklanmadığına göre, bunların en güzeli olan müziği dinlemek neden yasak olsun şeklinde bir mantık ile bu görüş kuvvetlendirilmeğe çalışılmıştır. Oysa söz kelimesini bu özel anlama indirgeyebilmek için delil yeterli değil gibi görünmektedir.

“Yerleri ve gökleri yaratan, melekleri elçi olarak gönderen ve onları ikişer, üçer ve dörder kanatlara mâlik kılan Allah’a hamdolsun, halkta dilediğini ziyâde eder, şüphesiz ki Allah her şeye kâdirdir” (Fâtır 1).

Bu âyette geçen, yaratırken arttırır kelâmına (cümlesine) “dilediğine yaratılış güzelliğine ilave olarak ses güzelliği verir” şeklinde bir anlam verilmek istenilmiştir. Ancak, yaradılıştaki bu ziyâde ile sadece insanın mı kast edildiği; şâyet öyle ise imân gücünün mü, kişilik farklılıklarının mı, bir takım daha üstün özellik ve niteliklerin mi, onun daha bol rızıklandırılmasının mı, istidad ve kabiliyetlerinin mi anlaşılması gerektiği derin bir bilgi ve yorum gerektirir.

Müzik yeteneğinin ve müziğin Allah’ın yaratmasındaki bu ziyâde kavramı içerisine girip girmeyeceği de böyledir. Bununla beraber olumlu manada sonuç çıkartmak amacıyla bu çetin konuda zorlama yapılmaması daha yerinde olacaktır. Her konuda olduğu gibi en doğrusunu mutlaka yine El-Alîm olan Allah bilir.

“Seslerin en kötüsü eşeklerin sesidir” (Lokman 19).

Rahatsız edici kötü bir ses olan eşek sesinin kötülenmiş olmasının mefhum-u muhalifinden güzel seslerin dinlenilmesinin yerinde olacağı sonucuna varılmaktadır.

“De ki: Allah’ın kulları için var ettiği ziynetleri haram kılan kimdir? Bunlar dünyâda, özellikle kıyâmet gününde iman edenler içindir, bilen kavimler için âyetlerimizi böylece tafsîl ediyoruz” (Araf 32).

Âyette; Allah tarafından kulları için yaratılan rızk ve nimetleri kimsenin yasaklamaya hakkı olmadığı, bu hoş nimetlerden herkesin faydalanması gerektiği buyurulmuştur. Rûhun gıdası ve aynı zamanda da hoş bir nimet olmakla müziğin de âyetin genel hükmü içerisinde yer alması gerekeceği ileri sürülmektedir.

“Allah onlar için hoş olan şeyleri helâl, pis olan şeyleri haram kılmaktadır” (Araf 157).

Bu âyette geçen hoş olan şeyler içerisine müziğin de girmesi gerekeceği ileri sürülmüştür. Âyetin orijinalindeki “et-tayyibât” kelimesi zevk ve lezzet veren şeyler anlamına gelip, genel anlamda kullanılmış olmakla birlikte; müziğin de bu genel anlamın içerisinde yer almasına engel teşkil edecek aksine bir hüküm mevcut değildir. Bu âyet yukarıda ele alınan Araf sûresinin 157. âyeti gibi müziğin kabul gördüğüne ilişkin bir diğer önemli delildir.

Müziği yasakladığı öne sürülen âyetler Mekkî’dir; yani Mekke’de inmiştir. Dinî yasakların ve prensiplerin tam anlamı ile sosyal hayata henüz egemen olmadığı bu ilk dönemde müziğin yasaklanmış olabileceği pek mantıklı görünmüyor. Henüz içki içmenin bile yasaklanmadığı bir zaman diliminde müziği dolaylı da olsa yasaklayan bir söz veya uygulamanın bulunma ihtimali oldukça zayıf. Şâyet Mekke döneminde müziği yasaklayan bir âyetin varlığı söz konusu ise, Medine döneminin de buna uygunluk arz etmesi gerekir. Oysa Medine devrinde müziğe sadece izin verilmekle kalınmamış; dahası teşvik edilmiştir. Allahın mevcut emrine (hükmüne) rağmen Peygamberin müziğe izin vermiş olması O’nun Kuran’la ters düşmesi anlamına gelir ki; hayatı boyunca Kuran’a uygun, Kuran’la yaşamış bir Peygamber için bu söz konusu dahi olamaz.

Müziğe izin verdiği iddia edilen âyetlere gelince, bunlar da aynı şekilde Mekke’de inmiştir. Lehte bir kısım hükmün indiğini söylemek aynı gerekçelerle yine mantıklı değildir. Ancak bu âyetlerden müziğe izin verildiği sonucunun çıkarılması hiç olmazsa Hz. Muhammet’in yaşayış ve uygulamalarına ters düşmemesi bakımından daha mantıklı görünmektedir. İşin ilginç yanı, Lokman suresinin altıncı âyeti müziğin yasak oluşuna delil sayılmışken, yine aynı surenin on dokuzuncu âyeti de izin verilişine delil sayılmıştır. Bu durum müziğe olumlu bakanlar ile olumsuz bakanların kendi inanç ve yaşayışlarını tescil etmek için Kuran’ı kullandıklarını ve ondan kendilerine bir delil çıkarmaya çalıştıklarını gözler önüne sermektedir. Aslında Kuran’da müzik konusunda kesin bir yargıya varabileceğimiz hiç bir net hüküm bulunmamaktadır. Kuran’da çokça geçerek övülen ya da kötülenen kavram müzik değil “söz”dür ve sözünde yalnız bazı türlerinden bahsedilmektedir. Birer delil olarak ileri sürülen âyetler ve ifadeler sadece genel kavramlardır. [8]

Bu ayetlerin varlığına ve yorumlar aracılığıyla müzikle ilgili yasak arama veya serbestlik delili bulma çalışmalarına rağmen Kurân-ı Kerîm’deki “namazında pek bağırma, pek de (sesini) gizleme, ikisinin arasında bir yol tut” (İsrâ sûresi 110. ayet) emri hariç hiçbir ayette müzik sanatıyla ilgili olarak açıkça yer verilmeyişi, müziğin İslam’da yasaklanmamış olduğuna ve uygulanabileceğine ilişkin kesin bir delil olarak algılanabilir. Aslında bunu delil olarak algılamanın dışında müziğin kullanılmasının Allah tarafından istenen ve olumsuzluklara yol açmayacak bir faaliyet olduğu da söylenebilir. Bizi, burada bu düşünceye yönelten ise yaşamda insanları kötü yola yönlendirebilecek şeyler ile ilgili uyarıların ve yasaklamaların Allah tarafından Kurân-ı Kerîm’de mutlaka bildirilmiş olacağına olan inançtır.[10]

Hüküm ve Haram Koyma Yetkisi Yalnızca Allah’ındır

Yüce Allah Kurân-ı Kerîm’de hükmün sadece kendisine ait olduğunu defalarca vurgulamıştır:

“Hüküm yalnız Allah’ındır. O kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur. Ama insanların çoğu bilmiyorlar” (Yusuf 40)

“Allah hüküm verenlerin en güzeli değil mi? Kim O’nun hükmünden daha güzel hüküm verebilir?” (Tin 8 )

“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun” dense, “Hayır, biz atalarımızın üzerinde bulduğumuz yola uyarız” derler. Pekiyi ama ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı atalarının yoluna uyacaklar?” (Bakara 170)

“O ortak koşanlardan olmayın ki onlar dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Her parti kendi yanındakiyle sevinip övünmektedir” (Rum 32)

“Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır, sonra Allah onlara yaptıklarını haber verecektir” (Enam 159)

Peygamberlerin görevlendirilme nedenleri ilahî mesajı duyurmaktır. Bizim onları övmemiz ya da “Peygamber de haram koyabilir” dememiz onları yüceltmez. Çünkü onu görevlendiren Allah kitabının birçok yerinde hükmün yalnız kendisine ait olduğunu vurgulamıştır. Kaldı ki Peygamberimizin bile hata yaptığı ve yapabileceği, şayet hata yaparsa vahyin onu düzelteceği belirtilmiştir: [11]

Ey Peygamber! Eşlerini hoşnut etmek için Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir (Tahrim 1).

“Ey inananlar, Allah’ın size helâl kıldığı güzel ve temiz şeyleri haram etmeyin, sınırı aşmayın. Çünkü Allah sınırı aşanları sevmez” (Maide 87)

“De ki: ‘Haydi Allah’ın bunu yasakladığına şahitlik edecek tanrılarınızı getirin. “Eğer onlar şahitlik ederlerse sen onlarla beraber şahitlik etme” (Enam 150)

“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü “Şu helâldir, şu haramdır” demeyin, sonra Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflah olmazlar” (Nahl 116)

“Onlara bir âyet getirmediğin zaman, “Bunu da derleseydin ya” derler. De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyuyorum. Bu (Kurân) Rabbinizden gelen basiretlerdir (gönül gözlerini açan nurlar, gerçeğe ileten kanıtlar) ve inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmettir (Araf 203).

A’raf 157. âyette Resulullah’ın, kendisine gelen vahiylerle insanlara güzel şeyleri helal kıldığı, çirkin şeyleri de yasakladığı vurgulanmaktadır. Âyetin amacı Resulullah’ın tebliğ ettiği din kurallarının, hükümlerin kendi sözleri değil, kendisine gelen vahiy sözleri olduğunu belirtmektir. Kıyamete kadar geçerli olan din sadece vahiyle konulmuş olan hükümlerdir. Bunlar tüm insanları bağlar. Haramlar da vahiylerle sabit olan yasaklardır. Necm Suresi’nde Resulullah’ın kendi keyfiyle değil, meleğin vahyiyle konuştuğu, kendisine gelen sözlerin melek vahyi olduğu, kendisinin o meleğin direktifiyle hareket ettiği anlatılmaktadır.

Resulullah, peygamberliği yanında aynı zamanda bir komutan, bir devlet başkanıydı. Savaşlarda ve günlük olaylarda o zamanın şartlarına uygun hükümler verirdi. Şimdi bu hükümleri, şartlarından koparıp bugüne taşımak doğru olmaz. Resulullah zamanındaki savaş şartları ve taktikleri başkaydı, bugün başkadır. Kılıç, yay ve ok savaşlarının yöntemlerini atom savaşlarına uygularsanız sonuç alamazsınız.

Resulullah’ın devlet başkanı ve komutan olarak o günün şartlarına göre verdiği hükümler o zaman için uyulması gereken hükümlerdi. Komutana itaat olmazsa hiçbir sonuç alınamaz. Resulullah’ın o şartlar içindeki emirleri, Kuran hükümleri gibi ebedi haram ve helal hükümleri değildir. Çünkü ebedi din hükümleri ancak vahiyle sabit olan hükümlerdir. Resulullah’ın, Kurân-ı Kerîm’in rûhuna uygun olarak verdiği hükümlerin bizzat kendisine değil, rûhuna bakılır. Resulullah’ın o hükümleri vermekteki amacı neydi? Şimdi o amaca ulaşmak için ne yapmak gerekir? Resulullah’ın mota mot sözleri değil; amaçları ümmete yol gösterir. Ümmetin bu amaçlar doğrultusunda hareket etmesi gerekir.[11]

İslâm’da bir şeyi harâm kılma yetkisi Allah’ın kendisindedir. Bu yetkiyi açıklama ya da bildirme sûretiyle peygamberine de yaptırabilir ancak Resulullah (s.a.v.)’ın kendi düşüncesine göre bir şeyi harâm kılma yetkisi yoktur. Nitekim Î’lâ ve Tahyîr hadisesinde olduğu gibi.[12]

Î’lâ ve Tahyîr Hadisesi

Efendimizin mutad bir âdeti vardı. Her ikindi namazından sonra hanımlarını dolaşır, onların hâl ve hatırlarını sorar, ihtiyaçlarını tespit ederdi. Bu mutad ziyaretlerinde Ezvâc-ı Tâhirâtın her biri de yanlarında bulunanlardan kendilerine ikram ederlerdi. Günün birinde Hz. Zeyneb binti Cahş Validemize bir tulum bal hediye getirmişti. Hz. Zeyneb de her gelişinde Resulullah’a çok sevdiği baldan şerbet yaparak ikramda bulunurdu. Bu sebeple o, Hz. Zeyneb’in yanında her zamankinden fazla kalırdı.[13]

Hz. Âişe ile Hz. Zeyneb arasında her nedense bir rekabet vardı. Hattâ bu yüzden Peygamberimiz (s.a.v.)’in pâk zevceleri iki gruba ayrılmışlardı. Hz. Sevde, Hz. Safiyye ve Hz. Hafsa Hz. Âişe’nin tarafını, Ümmü Seleme ile Ümmü Habibe, Meymune ve Cüveyriye (r.a.) ise Hz. Zeyneb binti Cahş’ın grubunu teşkil ediyorlardı.[14]

Resulullah’ın, Hz. Zeyneb’in odasında fazla kalmasından müteessir olan Hz. Âişe gayrete geldi. Taraftan olan diğer hanımları toplayarak kendilerine şu talimatı verdi:
“Resûlullah hangimizin yanına gelirse, kendisine şöyle soracağız:
-“Yâ Resûlallah! Megâfir mi yediniz?” Resûlullah,
-“Hayır.” diyecektir. Biz de o zaman:
-“O hâlde bu koku ne?” diye soracağız. Tabiî ki o:
-“Zeynep bana bal şerbeti içirmişti.” cevabında bulunacaktır. O zaman da biz:
-“Demek o balın arısı urfut ağacından yayılmış, bal toplamış.”deriz. [15]

Meğâfir, ’mağfûr’un çoğuludur. Mağfûr, fenâ kokulu urfut ağacının yapışkan, tatlı, fakat fena kokulu bir zamkıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu kokudan fazlasıyla rahatsız olurdu. Hz. Âişe bunu bildiği için bu tarz bir talimatta bulunmuştu.

Peygamber Efendimiz bir gün Hz. Hafsa’nın odasına girerken,
-“Yâ Resûlallah! Megâfir mi yediniz?” sorusuyla karşılaştı. Peygamber Efendimiz:
-“Hayır!” dedi. Hz. Hafsa:
-“O hâlde bu koku ne?” diye sordu. Peygamber Efendimiz:
-“Zeynep binti Cahş’ın evinde bal şerbeti içmiştim.” buyurdu. Hz. Hafsa:
- “Demek ki, o balın arısı urfut ağacından yayılmış, bal toplamış.” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
-“Onu bir daha içmem.“diyerek yemin etti. Sonra da:
-“İşte, yemin ettim. Sakın bunu başka bir kimseye duyurma.” buyurdu. Böylece Peygamber Efendimiz sırf hanımlarını memnun etmek ve aralarındaki iki grup halinde hissedilen fitrî kadınlık gayret ve kıskançlığının aile nizamı üzerinde aksi tesir icrasından çekinmek maksadına mebnî [16] olarak kendisine helâl bir gıda olan baldan faydalanmamaya yemin etmiş oluyordu.

Bunu verdiği bir kaç sır ile birlikte gizli tutmasını Hz. Hafsa’ya sıkı sıkıya tembih eyledi. Hatta ondan bu konuda söz aldı.

Paragraf Arası: Burada Hz. Resûlullah’ın helâl olan şeyi harâm kılmasından murad, nefsini o şeyle faydalanmaktan alıkoymaktır. Yoksa Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi hakikatte harâm kılmak ve harâm itikat etmek değildir. Zira, Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi kimse harâm kılamaz, harâm kıldığı bir şeyi de kimse helâl edemez. Ancak bir insan helâl olan bir şeyden faydalanmaktan kendisini alıkoyma müsaadesine sahiptir. Buna binaen Resûlullah kendisine helâl bir gıda olan balı ya da şerbetini içmeyi yasaklamıştır. Dolayısıyla “Allah’ın helâl kıldığını Resûlullah nasıl harâm kılar?“diye bir soru akla gelmemelidir.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in baldan istifade etmemeye yemin etmesi üzerine şu âyet-i kerime nâzil oldu:

"Ey Peygamber! Niçin hanımlarının hoşnutluğunu arayıp da Allah’ın helâl kıldığı şeyi kendine yasaklıyorsun? Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." (Et-Tahrîm: 66/ 1.)

Bu âyet-i kerime bize gösteriyor ki Resulullah bile peygamber olduğu halde, Allah’ın izni olmadan bir şeyi harâm kılma yetkisine sahip değildir. Hal böyle olunca sıradan insanların Allah’ın lütuf ve ihsanı olarak vermiş olduğu bir takım dünyevi haz ve lezzetleri kendilerinden de öte başkalarına harâm kılma yetkisi yoktur. Bu durum, insanın hâşâ kendisini şâri’ (kanun koyucu) yerine koyması demektir ve dolayısıyla Allah’a karşı şirkte bulunmak demektir ki böyle bir uygulama insanı imandan ettiği gibi büyük bir günaha da sokmaktadır.[12]

İslam’da Müziğin Hükmü

El Fâkihânî, İslam’da müziğin haram olup olmaması konusunda: “Kuran’da ve sünnette Müzik aletlerini haram sayan kesin bir kaydın mevcut olduğunu bilmiyorum. Bu konuda ileri sürülen şeyler ya bir takım genel kavramlardır veya esas manaya nazaran tâli derecede kalan bir takım zâhirî manalardır. Bu gibi şeyler akla yatkın görünse bile kesin delil değildir” demektedir.[17]

İslâm’ın insanları davet ettiği iyi, doğru ve güzel hedeflere ulaşılmasını engelleyen her çeşit fiilin ve sözün haram olmasından daha doğal bir şey zaten olamaz. Bunları sadece bazı fiil ve sözlerle sınırlamak da yanlıştır. İnsanları Allah’ın yolundan saptırmak amacı ile Kuran okunması bile bu kapsam içine girer. Nitekim, Mekkeli müşrikler İslâm’ı ve onun Peygamber’ini yıpratmak; inananların ise imanlarını zayıflatmak amacı ile, temelde reddettikleri Kuran’ın Abese sûresini her fırsatta okumayı hiç ihmal etmezlerdi.

Müzik konusunda içerisinde açık bir hüküm bulunmaması müzik yanlıları ile karşıtlarını bütün çabalarına rağmen Kuran karşısında aynı mesafe ve konumda tutmaktadır. Her iki tarafın da kendi inançları doğrultusunda dört elle sarıldıkları, ama tam anlamı ile delil olamamış delilleri birbirinin önüne geçememektedir. Ancak Medine devri ve Peygamberin Medine’deki yaşayışı bir ölçü olarak alındığında en azından müzik yanlılarının bu iddialarında Peygamberle çelişkiye düşmedikleri sonucuna varabiliriz.[8]

Hz. Âişe’den anlatılmıştır: Hz.Âişe diyor ki: “Vallahi Peygamberi hücremin kapısının yanında duruyorken gördüm. Habeşliler Peygamberin meclisinde kılıç-kalkan oynuyorlardı. Oyunu seyredebilmem için Hz. Peygamber beni ridâsı ile örtmekte ve ayakta durmakta idi. Ben usanana kadar bu vaziyette bulunurlardı. Düşünün ki o zaman ben, yeni yetişmiş ve oyun seyretmeye düşkün genç bir kızdım. Yine bir bayram günü idi. Sudan’dan gelen siyâhîler mescitte peygamberin huzurunda kalkan-mızrak oyunu oynuyor ve böylece raks ediyorlardı. Çok iyi hatırlayamıyorum ama ya ben oyunu seyretmek için peygamberden izin istemiştim de O izin vermişti veya hiç bir şey söylemediğim halde O: Oyun seyretmek ister misin? Diye sormuşlardı da ben: Evet demiştim. Her ne ise, Resulullah beni arkasında, yanağım yanağına değecek şekilde durdurdu. Başımı mübarek omzuna koydum ve oyunu seyretmeye başladım. Resulullah haydi bakalım keyfinize bakınız, oyuna devâm ediniz diye oradakilere buyurdu. Nihâyet seyretmekten usandığımda, artık yeter mi, doydun mu diye sordu. Evet demem üzerine öyleyse haydi git” dedi.

Hz. Peygamber ilk defa Medine’yi şereflendirdiği zaman kadınlar def çalarak ve müzikli olarak “Talaa’l-bedr aleynâ…” diye başlayıp devâm eden o meşhur beyitleri okumuşlardı. Peygamberin yeni yurdu Medine’yi şereflendirmesinin buradaki halk arasında büyük bir sevinç ve heyecan yarattığı; bu duygular içindeki Medinelilerin yeni misafirlerini bir bayram ve düğün havası içinde karşıladığı; bu ortam içinde def çalan, türkü söyleyen ve raks eden kimselerin de kendilerine düşeni yaparak törene bambaşka bir renk verdikleri; bunların sanatkârâne duygu ve heyecanları ifade etme imkanını buldukları görülmektedir.

Hz. Muhammed savaş amacıyla Medine’den ayrılmışlardı. Medine’ye dönünce siyah bir kadın huzuruna gelerek “Yâ Resulullâh, Allah seni sağ, salim ve muzaffer olarak döndürürse huzurunda def çalacağım ve türkü söyleyeceğim diye söylemiştim. Şimdi ne yapmamı emir buyurursunuz?” Peygamber: “Eğer böyle bir söz verdiysen yerine getir, aksi halde yapma” buyurdu. Bunun üzerine kadın çalgı çalmaya başladı. Bu sırada Hz. Ebubekir geldi. O çalmaya devâm ediyordu. Sonra Hz. Osman geldi ve o çalmaya yine devâm etti. Daha sonra Hz. Ali geldi, o yine çalıyordu. En sonunda Hz. Ömer geldi. Kadın onun geldiğini görünce defi altına aldı ve üstüne oturdu. Bu hareketi gören Hz. Muhammed: “Yâ Ömer! Şüphesiz ki şeytan seni görünce girmeye delik arıyor” buyurdu ve durumu Hz. Ömer’e anlattı”.

Bu hadis bir kadının Hz. Peygamber huzurunda müzik yaptığını; üstelik bu müziğin daha sonra halife olacak dört büyük İslâm adamı huzuru ile gerçekleştiğini net bir biçimde ortaya koyuyor. Kadın sadece, halifelik dönemindeki uygulamalarından da anlaşılabileceği gibi çok muhafazakâr olduğu bilinen Hz. Ömer’den çekiniyor. Allah’ın Resulü ise çok iyi tanıdığı Hz. Ömer’in bir şey söylemesine fırsat vermeden bir nükte ile kadını bu güç durumundan kurtararak olayı kapatıyor. Bu tamamen bir nüktedir. Çünkü def çalmak ve türkü söylemek şâyet dinen kabul görmemekten kinaye bir şeytan işi olsa idi; bizzat dini tebliğ eden ve onu uygulayan o dinin peygamberi ya o ana kadar ya da en baştan bu kadına asla onay vermezdi.

Bazı İslâm ilim adamlarına göre müziği yasaklayan hadislerin hiç biri sahih (sağlıklı) değildir. Bazılarına göre ise bu hadislerin tümü çürüktür ve en az dinde müzik kadar din dışı müzik de yasak değildir. Ancak fuhuş ve şarap kokan bir raks ve müzik türünün İslâm’da kesinlikle yasak edilmiş olduğu ve bununla ilgili hadislerin doğruluğundan şüphe edilmemesi gerektiği de gözden uzak tutulmamalıdır. [8]

Müziğin İslam’daki yeri üzerine Diyanet’in fetvası ise şöyledir:

İslam dini müzik konusunda ayrıntılı ve özel hüküm koymak yerine genel ilke ve amaçları belirlemekle yetinmiştir. Buna göre İslam’ın ilke ve esaslarına aykırı, günaha sevk eden, haramı teşvik eden müzikleri yapmak ve dinlemek günahtır. Dinimizin temel inanç, amel ve ahlak ilkelerine aykırı olmayan, haramların işlenmesine sebep olmayan müzik türlerini dinlemekte ise dinen bir sakınca yoktur.

Kur’an ve sünnette müzikle meşgul olmanın, müzik dinlemenin mutlak anlamda günah olduğunu gösteren deliller bulunmamaktadır. Aksine, Resûlullah’ın (s.a.s.), ilke olarak müziğin caiz olduğuna işaret sayılabilecek nitelikte ifadelerinin bulunduğu bilinmektedir. Nitekim o, nikâhın duyurulması için def çalınmasını öğütlemiştir.[18] Yine bir bayram günü Hz. Âişe’nin yanında def çalıp türkü söyleyen iki cariyeye çıkışmak isteyenlere “Bırakın bu gün bayramdır” diye uyarıda bulunmuştur.[19]

Müzik yapmanın ve dinlemenin hükmünün ne olduğu konusu İslam bilginleri tarafından çokça tartışılmış, lehte ve aleyhte çok şey söylenmiştir. Tarafların ileri sürülen görüşleri, gerekçeleri ile birlikte değerlendirildiğinde müziğin mutlak anlamda yasaklanmadığı, aksine ilke olarak mubah kılındığı sonucuna ulaşılır. [20]

Kutlama Amaçlı Müzik

Kutlamanın çeşitli sebepleri vardır. Kaynaklarda bu sebeplerden bayram, hacca gidiş ve dönüş, savaşa gidiş ve zaferle dönüş, düğün, sünnet, beklenen birini karşılama amaçlı kutlamalar üzerinde durulduğu görülmektedir. Yine alimlerin hemen bütünü bu gibi amaçlarla icra edilen müziğin, icrasında ya da sözlerinde dince sakıncalı bir unsur bulunmadığı takdirde caiz olacağını ifade etmişlerdir.[21]

Düğünlerde Müzik

Hz. Âişe’den alınmıştır: Hz.Âişe yanında büyüttüğü akraba bir kadını ensardan bir adamla evlendirmişti. Düğünden dönen Hz. Âişe’ye Hz. Muhammet sordu: Yâ Âişe! Şüphesiz ki ensar kadınları müzik ve eğlenceyi severler”.

Bu hadis, bazı kaynaklarda şöyle devam ediyor:

Peygamber sordu: Kızı kocasına götürdünüz mü? Kızı kocasına teslim edecek ve eve bırakacak kadınlar gönderdiniz mi? Âişe, “evet” diye cevap verince peygamber: Keşke bir de müganniyye (şarkı söyleyen erkekler) gönderseydiniz de “size geldik, size geldik, bizi selamlayınız, sizi selamlayalım” türküsünü söyleselerdi; çünkü ensar gazel sever dedi.

Bu hadis, Hz. Muhammet’in düğünlerde çalınan çalgı karşısında takındığı tavrı kesin ve net olarak belirlediği halde bir kısım İslâm âlimi ve hadis çevirmenleri bu hadisten müziğin doğru bir şey olduğu hükmünün çıkarılamayacağı fikrinde ısrarcı olmuşlardır. Ancak, genel olarak hadis ve fıkıh âlimleri bu hadisle, düğünlerde müzik yapılabileceği, müzik aleti çalınıp türküler söylenebileceği görüşünde birleşmişlerdir.

Er-Rübeyyi anlatıyor: Zifafa girdiğim gecenin sabahı Hz. Peygamber yanıma geldi ve şimdi senin oturduğun gibi yatağıma oturdu. Bu sırada kızlar Bedir savaşında ölen babalarımız hakkında söylenen hamâsî şiirleri def çalarak söylemeye başladılar. Bu arada kızlardan birisi: “İçimizde yarın ne olacağını bilen bir peygamber vardır” dedi. Bunun üzerine Peygamber de ona: “Bunu bırak da evvelce söylediğin gibi söylemeye devâm et” dedi.

İslâm dininin örnek insanı ve peygamberi Hz. Muhammet düğüne gitmiş, def ve türkü dinlemiş ve hatta kızları bu işe teşvik etmiştir. Aşağıda verilen diğer bir hadis, sahabenin de bu bakımdan peygamberin izinde gittiğini göstermektedir:

“Amr b. Sa’d diyor ki: “Bir düğüne gitmiştim. Düğünde iki sahabenin yanlarında türkü söyleyen mugannî kızların bulunduğunu gördüm. Dedim ki: Siz Peygamberin sahabelerisiniz, aynı zamanda Bedir Savaşında bulunma şerefine de sahipsiniz. Buna rağmen huzurunuzda böyle işler nasıl yapılıyor? Dediler ki: İstersen buyur, otur ve bizimle birlikte sen de dinle, istersen geç ve git, fakat şunu bil ki düğünde müzik dinlemek için bize izin verilmiştir”.

Bu hadise göre düğünlerde müzik çalmak ve dinlemek için peygamber tarafından Müslümanlara izin verildiği Bedir savaşının şanlı iki gazisinin şahitlikleriyle kesinlik kazanmaktadır.

Ebu Belc, Muhammed b. Hatîb’e, “Ben iki defa evlendim, fakat hiç birinde de düğünümde def çalınmadı” demişti. İbn Hâdib: “Çok fena, hiç iyi etmemişsin” dedikten sonra: “Peygamberin helâl ile haram nikâh arasındaki fark def çalmaktan ibarettir” dediğini işittim demiştir. Peygamberin insanları zina ve fuhuş gibi bizatihi gizli yapılan şeylerden ve bunların olumsuz sonuçlarından korumak; bunlardan men etmek için nikâhın def çalınarak, türküler söylenerek ilan edilmesini istemiş olması helâl olanların açıklanmasına büyük önem verdiğini göstermektedir. Aşağıdaki hadislerde de husus tekraren vurgulanmaktadır:

“Nikâhı def çalarak ilan ediniz”.

“Nikâhı ilan ediniz, mescitlerde kıyınız ve nikâhta def çalınız”.

Bütün bu hadisler Hz. Peygamber zamanında o günün kültür ve sosyal yapısı ile uyumlu bir müziğin ve müzik sanatçılarının var olduğunu; ayrıca, var olmakla kalmayıp yapılan bu müziğin kendileri tarafından hoşgörü ile karşılandığını, izin ve teşvik gördüğünü net bir biçimde ortaya koymaktadır. [8]

Şer’an Haram Kılınmamış Bir Şeyi İnsanlara Haram Olarak Tanıtmanın Sorumluluğu

Tefsirlerde ve fıkıh kitaplarında Allah’ın Elçisi’nin kastetmediği, hatta hatırına bile getirmediği yorumlar ve hükümler vardır. Oysa Allah’ın Elçisi, “Benim sizi serbest bıraktığım şeylerde siz de beni serbest bırakın” fermanıyla ümmetine ayrıntılarla uğraşmamalarını öğütlemiştir. Selman-i Farisî’nin anlattığına göre Allah’ın Elçisi’nden birtakım şeyler sormuşlar, buyurmuş ki:

“Helâl Allah’ın kitabında helâl kıldığı şeyler, haram da kitabında haram kıldığı şeylerdir. Allah’ın, kitabında bildirmediği şeyler, muaf tuttuklarındandır. Kendinizi zorlamayın” (Enfâl 17).

“Müslümanların içinde suçu en büyük olan bir helâlin haram kılınmasına sebep olandır” (Fetih: 10).

Böylece Allah Elçisi’nin telkini de Kuran’ın telkiniyle birleşmektedir. Allah’ın kitabında haram kılmadığı şeyleri birtakım akıl yürütmelerle haram kılmak dini güçleştirmekten başka bir sonuç vermez. Din kolaylıktır.

“Allah size kolaylık ister, güçlük istemez” (Nahl 125).

Buyurulduğu gibi Bakara Suresi’nin son âyetinde de, “Ya Rabbim, bizden öncekilere yüklediğin ağır yükleri bize yükleme” diye dua edilip, Allah’tan dinde kolaylık istenmesi öğütlenmektedir.

Dinin son şekli İslâm insanları daha iyi şartlar içinde, güzel ahlakla bezeyip mutlu kılmak için gönderilmiştir. Onları dünya nimetlerinden yoksun bırakmak için değil. Kuran’ın genel prensipleri her devre uyar. Ayrıntı ise çağın gereklerine göre saptanır. Ayrıntıya âit hükümler zaman ve şartların değişmesiyle değişebilir. Çünkü zaten Allah’ın kesin hükmü olmayan bu hususlar insanların içtihadı sonucu ortaya çıkmıştır. Ama Allah’ın buyrukları olan Kuran’ın genel esasları değişmez [11]

el-Ezher Üniversitesi Rektörlerinden hukukçu ve aynı zamanda Şeyh olan Mahmut Saltut konuyla ilgili bir meseleye cevap olarak hazırladığı fetvasında, eskiden verilmiş fetvalarda müzik taraftarlarının Kur’an’a dayandırmaya çalıştıkları delilleri gözden geçirir. Mahmut Saltut, burada, Allah’ın yasak kılmadığını insanların yasak etmemesi için ikaz eder.[22]

Haram Olan Müzik

Süflî duyguları ön plana çıkaran, meclislerde fısk ve fücura sebep olabilecek şarkılar İslam’da yasaklanmıştır. Gerçekten de yalvararak şarkı söyleyen bir şarkıcının sesi Allah’ın affına olan ümitleri harekete geçirdiği gibi, eski günahlara olan pişmanlıkları da harekete geçirir. Tüm bunlar Allah’ın istemiş olduğu kulluğun şekillerinden/renklerindendir. Ebû Hâmid El Gazzâlî bile şiiri güzel ve çirkin diye ikiye, müziği de yedi kısma ayırır. Bunlar arasında mübah, müstehab ve vâcib olanları bulunduğu gibi mekrûh ve haram olanları da bulunmaktadır.[11]

Haram olan müziklerin özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Müziğin, insanları Allah yolundan alıkoyması.
  2. Din ve dince mukaddes kabul edilen şeyleri alay konusu etmesi.
  3. Dini sorumluluk ve görevleri ihmal edecek seviyede olması.
  4. Dini değerlere aykırı konularda propaganda özelliği taşıması.
  5. Söz veya icrasında yalan, iftira, zinaya teşvik gibi dince yasaklanan hususların yer alması.
  6. Müziğin ibadet gibi telakki edilmesi.
  7. Kurân-ı Kerîm okuma ve dinleme zevk kültürünün önüne geçmesi.
  8. İnsanları nefsânî arzularına esir edecek bir şekil, muhteva ve seviyede olması.
  9. İnsanları dini ya da dünyevî faydalardan tamamen uzak bir şekilde faydasız şeylerle meşgul etmesi.[23]

Akhenaton'un Hazırladığı Diğer Makaleler ❯

Kaynaklar

[1] Hüseyin Erdem Özkıvanç, “İslam’da Müzik Üzerine Çağdaş Tartışmalar” (yüksek lisans tezi), İstanbul Teknik Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2010, s. ii.
[2] Hüseyin Erdem Özkıvanç, a.g.e., s. v-vi.
[3] Pehlül Düzenli, “Klasik İslam Kaynaklarında Müzik Tartışmaları”, Marife, yıl: 1, sayı: 2, s.27-28.
[4] Hüseyin Erdem Özkıvanç, a.g.e., s. 4.
[5] J.M. Halstead, “Some reflections on the debate about music in İslam. Muslim Education Quarterly”, Vol. 12, no. 1, The Islamic Academy, Cambridge, UK 1994, s.52-53.
[6] Prof. Atilla Sağlam, “İslam’da Müzik Yasak Mı?”, Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisii Cilt: XIV, Sayı: 1, 2001 , s.12.
[7] Hüseyin Erdem Özkıvanç, a.g.e., s. 20-21.
[8] Hüseyin Erdem Özkıvanç, a.g.e., s. 51-64.
[9] Prof. Dr. Süleyman Uludağ, “İslâm Açısından Müzik ve Semâ”, Kabalcı Yayınevi, 1992, s. 45.
[10] Prof. Atilla Sağlam, a.g.e., s.19.
[11] Hüseyin Erdem Özkıvanç, a.g.e., s. 121-126.
[12] Doç. Dr. Bayram Akdoğan, “Fıkıh Mezheplerine Göre Müzik Sanatı, Müzik Aletleri ve Müzisyenler”, Ankara 2017, s.22-25.
[13] Mevlânâ Şiblî, “Asr-ı Saadet”, çev. Ömer Rıza Doğrul, (I-V cilt) Toker Matbaası, İstanbul 1973, c. I, s. 361-362.
[14] Zeynü’d-dîn Ahmed b. Ahmed b. Abdi’l-Lâtifi’z-Zebîdî, “Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, ve Şerhi”, Terc. ve Şerh: Kâmil Miras, 3. Bsk., (1-13 cilt), Emel Matbaacılık Sanayi, Ankara 1975, c. XI, s. 210.
[15] Zebîdî, “Tecrîd-i Sarîh Tercemesi”, c. XI, s. 209.
[16] Zebîdî, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, c. XI, s. 209.
[17] Prof. Dr. Süleyman Uludağ, a.g.e., s. 58.
[18] Tirmizî, Nikâh, 6.
[19] Müslim, Îydeyn, 17.
[20] https://kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/1010/muzigin-dindeki-yeri-nedir-
[21] Pehlül Düzenli, a.g.e., s.34.
[22] Lois L. Faruki, “Tercih ve redler için sebepler: İslam’a Göre Müzik ve Müzisyenler Çağdaş Bir Değerlendirme”, Akabe Yayınları, İstanbul 1985, s. 66.
[23] https://www.suleymaniyevakfi.org/fikih-arastirmalari/islamda-muzik.html






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
📊 19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 52874365 ziyaretçi (134440602 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)

gizli, gizli ilim, ilim, gizli ilimler