Korku ve Adrenalin
 
korku, beyin

Korku ve Adrenalin

Hazırlayan: Akhenaton

Korku Nedir?

Korku, insanın en temel duygularından biridir. Yaşamımızın her gününde bir şekilde korkuyla yüz yüze gelebilmekteyiz. Örümcekten, fareden, karanlıkta uyumaktan, asansöre ya da uçağa binmekten, hastalıktan ve birçok şeyden korkmaktayız. Korku, yaşama ilişkin koruyucu ve savunucu nitelik taşıyan aynı zamanda da dayanıksızlığın simgesi olan bir histir. Temel bir tanım yapmak gerekirse korku, gerçek ya da hayali bir tehlike, bir tehdit karşısında duyulan büyük tedirginlik duygusu, bazı koşullar altında duyulan bir tür heyecandır. [1]

Korku; gerçek bir tehlikenin ya da bir tehlike düşüncesinin uyandırdığı endişe duygusudur. [2] Korkular ve kaygılar, günlük hayatta sık sık gösterdiğimiz duygulardır. Psikologlar, “korku mu kaygıya sebep olur yoksa kaygı mı korkulara sebep olur?” hususunu tartışmışlar ancak ikisinin de birbirleriyle yakın ilişkili olduğunu ifade etmişlerdir. [3]

Her insan, bir şekilde “korku” veya bu korkulardan kaynaklanan “kaygı” duygusunu yaşayabilir. Bu, normaldir. Ancak normal olmayan şey hastalıklara sebebiyet verecek seviyede korku ve kaygıların yaşanmasıdır. Çünkü bu seviyedeki korku ve kaygıların arka planında geçmiş yaşantılar, olumsuz tecrübeler, karamsar beklentiler, olumsuz bakış açısıyla üretilmiş kötü senaryolar olabilir.

Korku hem kendimize hem çevremize güven duymamızı engeller, kısıtlayıcıdır ve savunma mekanizmalarımızın hatalı çalışmasına hatta hiç kullanılmamasına sebebiyet verebilir. Kendimizi sürekli baskı altında tutup devamlı korktuğumuz için yoğun kaygı yaşayıp neden böyleyim diye kendimizi suçlamamıza da sebebiyet verebilir. [4][5]

Bu suçluluk duygusu da fertlerin ‘kişisel gelişimini engeller.’ [4] Kişisel gelişimi tamamlanamamış insanlar da içinde yaşadıkları topluma fayda yerine zarar verirler. Çünkü bu duygular genelde ‘kişilerarası ya da toplumsal uyumsuzluğu ortaya çıkarır.’ [6]

Korku duygusu insan yaşantısında hem kaçılan negatif bir olgu, hem de salgıladığı adrenalin nedeniyle vazgeçilemeyen bir duygudur. Herhangi bir korku unsuru karşısında bedende salgılanan adrenalin ve farklı kimyasal maddeler kişide heyecana yol açabilir. Heyecanlanan kişi istem dışı bazı fizyolojik tepkilerde bulunur ve heyecanı artar. Bu olaya farklı kişilerde, farklı ölçülerle sürüp gider. [7]

Peygamber Efendimiz (sav) de

“Allah’ım tembellikten, (aşırı) ihtiyarlıktan, korkaklıktan, cimrilikten Deccâl’in fitnesinden ve kabir azabından sana sığınırım.” [8]

şeklinde dua ederek ‘korku’dan Allah’a sığınmıştır. Çünkü bu tür bir korku,

وَلَا تَقْتُلُٓوا اَوْلَادَكُمْ خَشْيَةَ اِمْلَاقٍۜ نَحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَاِيَّاكُمْۜ اِنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْـًٔا كَب۪يرًا

“Fakirliğe düşme endişesi ile evlatlarınızı öldürmeyiniz! Onların da sizin de rızkınızı veren Biz’iz. Şüphesiz ki onları öldürmek büyük bir suçtur.” [9]

âyetinde ifade edildiği gibi, hem kalbi öldüren manevî mikroplar mesabesindeki günahlara sebep olmakta hem de işlenen günahlar sebebiyle meydana gelmekte [10] ve birçok maddî [11] ve manevî hastalıklara sebebiyet vermektedir. [5]

Korku, beyinde işlenmektedir. Normalde korku denilen şey bilinçlidir. Bilinç, korkulacak şey meydana geldiğinde beyinde bulunan amigdala denilen bölümü uyarır. Amigdala, bu sayede korku denilen duyguyu meydana getirecek kimyasallar salgılar. Eğer amigdalaya uyarıyı bilinçaltı gönderirse o zaman bunun adı fobi olur. Yani bu korku artık otomatik bir hal alır. [27]

Araştırmacılar, korkunun oluşumu ve sürdürülmesini aşağıda görüldüğü gibi sembolize etmişlerdir:

Korkunun oluşumunda, bireyin çevresinde korku nesnesi/durumu vardır.
Birey korku nesnesinin/durumunun farkına varır
Korku nesnesinin/durumunun tehdit oluşturmasını değerlendirir
Korku nesnesine/durumuna bilişsel duygusal ve fizyolojik tepki verilir
Savaş ya da kaç tepkisi oluşur
Korku nesnesinin/durumunun oluşturduğu tehdit, başa çıkma stratejilerine göre tekrar değerlendirilir
Basa çıkılabilen korku,
kendine güveni ve uyuma yönelik davranışı arttırır.
Başarısız başa çıkma,
korkunun artmasına ve uyuma yönelik olmayan davranışa neden olur.[12]

Tarihsel Süreç

Korkunun insan yaşamındaki yeri tarihsel süreçte önemli oranda değişmiştir. Erken dönemlerde hayvanlarla aynı ortamı paylaşıyor, onlarla aynı ırmaktan su içiyor, bazen onları avlıyor bazen de onlara yem oluyorduk. Bu dönemde hayatımızı tehdit eden saldırılar ve bunun doğurduğu korku ve endişe, o tehdit var olduğu sürece devam ediyordu.

Korku peşimizden koşan bir kaplanı gördüğümüz anda başlıyor ve güvenli bir ortama ulaşıncaya kadar, örneğin kaplanın ulaşamayacağı bir ağacın tepesine tırmanıncaya kadar devam ediyordu; ağacın altında bekleyen kaplanın bir süre bekleyip ona yem olmayacağımızı anlayıp gitmesiyle de ortadan kalkıyordu.

Aradan zaman geçtikçe ve beynimiz geliştikçe diğer hayvanlara yem olmamak için stratejiler geliştirmeye başladık. Ateşi keşfettik, barınaklar yaparak kendimizi onlardan fiziksel olarak ayırdık, güvenli ortamlarda yaşamaya başladık. Fakat bu gelişim devam ettikçe ve sayımız arttıkça kendimizi bu sefer ilkel dönemlerde hayatımızın bir parçası olmayan korku ve endişe kaynaklarının ortasında bulduk, daha doğrusu bunları kendimiz yarattık.

Bunun sonucu olarak hayatımızı tehdit eden gerçek ve doğrudan tehlikelerin (doğal felaketler, kazalar vb.) yanı sıra korku ve endişe kaynağı olan yeni şeyler hayatımızın bir parçası oldu. Bunun ana nedeni de elbette insan beyninin hafıza, hayal kurma veya beklenti gibi hayvanlarda olmayan üst düzey işlevlerinin olması.

Fakat sonuçta ilkel dönemlerde tehlikenin varlığı süresince devam eden ve tehlike ortadan kalktığında kaybolan korku ve endişe, uzun süreli korkuya ve endişeye dönüşmeye başladı. Ev yaparak kendimizi vahşi hayvanların pençesinden kurtardık, ama bu sefer de o evin borcunu ödeyip ödeyemeyeceğimiz, evi borçlu olduğumuz bankaya veya kişilere kaptırıp kaptırmayacağımız endişesini yaşamaya başladık. Teknolojik ilerlemelerle hayatımızı kolaylaştırdık, ama aynı teknolojik gelişmenin sonucu ürettiğimiz kitle imha silahlarının terör örgütlerince bize karşı kullanılması korkusunu günlük hayatımızda hissetmeye başladık.

İhtiyacımız olan ve sahip olmak istediğimiz mallara ve hizmetlere ulaşmak için parayı icat ettik; para biriktirip hayatımızı garanti altına almaya çalıştık, ama uzun yılların birikiminin bir ekonomik kriz sonucu kısa bir sürede buharlaştığını görünce gelecek endişesi de hayatımızın bir parçası oluverdi. [13]

savaş ya da kaç, fight or flight

Savaş ya da Kaç Tepkisi

Korku, bir tetikleyici ile başlar. Korkutucu bir şey olduğunda beynimize tehlikede olduğumuzu belirten uyarıcı sinyaller gönderilir. Korkutucu sinyal, hızla beynimizin merkezindeki talamus’a ulaşır ve beynin tabanındaki amigdala’ya iner. Glutamat adı verilen bir nörotransmitter, bu sinyali daha sonra beynin daha da derinlerine taşır. Bu, — adına “savaş ya da kaç” (İngilizce: fight or flight) tepkisi diyebileceğimiz — donmamıza ya da istemsiz olarak yerimizden fırlamamıza neden olur.

“Savaş ya da kaç!” tepkileri, otomatik ve istemsizdir, çünkü derin beyin üzerinde çok az kontrolümüz vardır. Bunun nedeni, savaş ya da kaç tepkisinin tüm vücudu etkileyen güçlü hormonları serbest bırakmasıdır. [14]

Savaş ya da kaç tepkisi, tahmin edilebileceği gibi beyinde başlar. Duyulardan gelen bilgiler beyne ulaşır ve beyin için merkezi bir kavşak olan talamus’a girerler. Eğer beyin bir şehir olsaydı, talamus yerlerine gönderilmeden önce her şeyin geçeceği merkez tren istasyonu olurdu. Talamus hem beynin korteksteki gelişmiş bilinçli kısımlarıyla hem de orta beyin ve beyin kökündeki daha ilkel “sürüngen” kısımlarıyla bağlantı halindedir. Önemli bir yer burası.

Bazen talamusa ulaşan duyusal bilgi endişelendirici olur. Yabancıdır ya da tanıdıktır ama içinde bulunduğu bağlamda endişe yaratır. Ormanda kaybolmuşsanız ve bir uluma duyarsanız, bu yabancıdır. Evde yalnızsanız ve üst katta ayak sesleri duyarsanız, bu tanıdıktır ama kötü bir durumdur. Her durumda bunu bildiren duyusal bilgi “bu iyi değil” şeklinde etiketlenir.

Daha fazla işlendiği kortekste, beynin daha analitik kısmı bilgiye bakar ve, “Bu konuda endişe etmem gerekli mi?” diye merak ederken benzer herhangi bir şeyin daha önce gerçekleşip gerçekleşmediğini bulmak için belleği kontrol eder. Deneyimlediğimiz şeyin güvenli olduğu kararına varmak için yeterli bilgi yoksa, savaş ya da kaç tepkisini tetikleyebilir.

Ancak korteksin yanı sıra duyusal bilgi, beynin güçlü duygusal işlemlerden, özellikle de korkudan sorumlu parçası olan amigdalaya da aktarılır. Amigdala ince eleyip sık dokumaz, bir şeylerin eksik olabileceğini hisseder ve doğrudan kırmızı alarm verir, bu alarm korteksteki karmaşık analizin olabileceğinden çok daha hızlı bir tepkidir. Bu yüzdendir ki, bir balonun beklenmedik şekilde patlaması gibi ürkütücü bir duyum, siz onun zararsız olduğunu kavrayamadan, anında korku tepkisi üretir. [15]

Sempatik sinir sistemi (SSS), tehlike karşısında güvenliğimizi sağlamak üzere vücudumuzu derhal harekete geçiren mükemmel bir yapılanışa sahiptir. Sempatik sinir sisteminin harekete geçmesiyle birlikte adrenal bezler tarafından salınan adrenalin (epinefrin) nefes alıp vermemizi, kalp hızımızı ve kan basıncımızı yükselterek beynimize ve kaslarımıza oksijen bakımından daha zengin kan gitmesini sağlar ve bu da bizi kaçmaya ya da savaşmaya hazır hale getirir. Zira, adrenalin kan şekerinin (glukoz) yükselmesini ve yağ asitlerinin hızla çözülerek kana geçmesini sağladığından, kaçabilecek ya da savaşabilecek kadar yüksek enerjiye ulaşmamızı sağlar.

Tüm bunların yanı sıra duyularımızın hassasiyeti artar, hafızamız keskinleşir ve acıya daha dayanıklı hale geliriz. Acil durum karşısında büyüme, üreme, bağışıklık sistemi gibi sistemlerin işlemesini sağlayan hormonların çalışması durdurulur. Derideki kan akışı yavaşlar. Bu nedenle kronik stres altındaki kişilerde cinsel bozukluklar görülmesi, hastalıklara çabuk yakalanmaları, sık sık cilt rahatsızlıklarından şikayet etmeleri olağandır. Metabolizmanın geçici de olsa aşırı yüklenmesi demek aslında yaşam kalım savaşı vermesi demektir.

Algılanan tehlike bertaraf edildiğinde vücut normale dönmeye çalışır. Ancak, bu kolay değildir ve hatta yaşla birlikte çok güçleşir. Sempatik sinir sistemi devreye hızla girmeye devam eder ve organizmayı kaçmaya ya da savaşmaya hazır bekletir. Ancak, Parasempatik sinir sistemi’nin sistemi sakinleştirme çabası gün geçtikçe yavaşlar. [16]

Korktuğumuzda, vücudumuz adrenalin hormonuyla dolar. Bu da kalp atış hızımızı ve kan basıncımızı hızla artırır. Hormonal dalgalanma, ayrıca kalbinizin kanı kaslara daha güçlü pompalamasına neden olur. Bu nedenle, korktuğunuzda kendimizi biraz titrek ya da dengesiz hissedebiliriz. California Bilim Enstitüsüne göre ekstra kan, vücudumuzu tehlikeden kaçmaya ya da gerekirse ayakta durmaya ve savaşmaya hazır hale getirmektedir.

Ancak vücudumuz korku tepkisini oldukça hızlı bir şekilde tersine çevirebilir. Hayatı tehdit eden bir durumda olmadığımız ortaya çıkarsa, Parasempatik Sinir Sistemi (PSS), öncelikle adrenalin akışını durdurarak ve kalp atış hızımızı normale döndürerek savaş ya da kaç içgüdüsüne karşı koymaya başlar. Bu yüzden ne zaman bir korku filmi izlerken yerimizden zıplasak da salondan çığlık atarak kaçmayız; İlk tepkiden sonra, Parasempatik Sinir Sistemi’miz tehdidin gerçek olmadığını anlamamıza yardımcı olur ve bizi sakinleştirir.

Parasempatik Sinir Sistemi’nin var olmasının bir nedeni, adrenalinin büyük miktarlarda toksik olabilmesidir. Doktor Rober Glatter’e göre kalbe çok fazla adrenalin pompalandığında, bu kalbin iflas etmesine ve ölüme yol açabilir.

Doktor Glatter’e gçre savaş ya da kaç tepkisinin gerçekleşmesini manüel olarak durduramazsınız. Ancak meditasyon yapmak gibi şeyler, bir dahaki sefere terör ya da diğer güçlü duygularla boğuştuğunuzda daha sakin kalmanıza yardımcı olabilir. [14]

Bir rüyanın savaş ya da kaç tepkisini tetiklemesi de mümkündür. [17]

Adrenalin ve Noradrenalin

Adrenalin ve Noradrenalin

Korku, tehlikenin algılanışından itibaren vücuda salgıladığı adrenalin ve hayatta kalma dürtüsüyle getirdiği keskin dikkat sebebiyle cezbedici bir yöne de sahiptir. Günümüz şartlarında deneyim bağlamında her imkânı elinde bulunduran insan için korkuyu deneyimlemek de ihtiyaç hâlini almaktadır. Korku sineması dışında korku evlerinin yaygınlaşması buna örnek olarak gösterilebilir ki, korku evleri başka bir çalışmanın konusu olabilir. Korkunun, cezbediciliği kadar itici bir yönü de bulunmaktadır. Tam da bu noktada korkuyu deneyimleme aracı olarak ortaya sinema çıkmaktadır. Seyirci bilet karşılığında güvenli bir ortamda istediği korku ile yüzleşerek bu duygusunu tatmin edecek ve skopofilik hazzı yaşayacaktır. [18]

Araştırmacıların elde ettikleri bulgulara göre: İkindi namazının vakti esnasında, vücutta endişe ve gerginliği artıran adrenalin (katekol) hormonların salgısı artar. İkindi namazını kılan kimse ise, salgılanan bu adrenalinden en az zararla kurtulmaktadır. [19]

Stresin olmaması, sinir sisteminin ölümü demektir. Buna karşı aşırı uyarı olursa, uyum kapasitesi asıldığında stres hastalıkları hatta ölümü ortaya çıkabilir… Organizmamız, stres karşısında karmaşık tepkiler geliştirir. Solunum ritmi artar, daha çok oksijen sağlanır, kalp ritmi artar, metabolizma kamçılanır. Beyin ritmi hızlanır, uyanıklık artar. Oksijen ve şekerin artışı ile kaslar uyarılır. Bağışıklık sistemi uyarılır, savunma hücreleri ortaya çıkar… Adrenalin ve Noradrenalin, acil enerji ihtiyacında devreye girer. Adrenalin sıkıntı, korku, depresyonda, Noradrenalin kızgınlık, öfke, saldırganlık durumlarında daha çok yükselir. [20][21]

Psikiyatristler ruh hastalıklarını, beyindeki seratonin, dopamin ve noradrenalin gibi kimyasal maddelerin dengelerinin bozulması sonucu ortaya çıkan organik hastalıklar olarak görürler. [22]

adrenalin patlaması

Bir Adrenalin Patlamasının Belirtileri

  1. Hızlı kalp atış hızı
  2. Terlemek
  3. Gelişmiş duyular
  4. Hızlı nefes alma
  5. Ağrı hissetme yeteneğinin azalması
  6. Güç ve performans artışı
  7. Gözbebeklerinin büyümesi
  8. Gerginlik ve asabiyet [23]
  9. Ciltte kızarıklık
  10. Tünel görüşü [24]

Renkler ve Adrenalin

İnsanın ruhsal durumu ve renklerle arasındaki ilişkide renklerin beyinde bazı merkezleri uyardığı ve bunun sonucunda bazı salgıların fazla salgılandığı ortaya koyulmaktadır. Örneğin, kırmızı rengin adrenalin salgısını harekete geçirdiği ve hareketi, saldırganlığı, heyecanı ve cinsel duyguları artırdığı belirtilmektedir. [25]

Köpekler Salgıladığımız Adrenalinin Kokusunu Alabilir Mi?

Bir köpeğin en güçlü duyusu koku alma duyusudur. Yeni yerler ve yeni insanlarla tanışmak için koku alma duyularını kullanırlar. Köpekler, bu şekilde birçok şeyi algılayabilir. Güçlü koku alma duyuları ile tehditkar insanları ya da durumları önceden tahmin edebilirler.

İnsanlar gergin, kızgın ya da korkmuş olduklarında adrenalin salgılarlar. Adrenalindeki bu artış, az da olsa ter üretimine neden olur. Köpekler bunu çabucak anlayabilir. Köpekler, sahiplerine en iyi şekilde hizmet edebilmek için, insanların algılayamadığı belirli ve ince kokuları koklayabilirler.

Bir köpeğin biri korktuğunda hissedebileceği birkaç belirti işareti vardır. Bu tepkiler, köpeğin kişiliğine ve cinsine bağlıdır. Bazı köpekler, birinin korktuğunu hissettiklerinde savunmaya geçerler. Sahiplerinin yanında dururlar, havlamaya başlarlar ve tabii ki daha fazla koklamaya başlarlar. Bir köpek, tehdit edici bir durumda olmadığından emin olana kadar tetikte olacaktır.

Köpekler, adrenalinin kokusunu aldığında onlarda fark edebileceğiniz bazı belirtiler şunlardır:

  1. Alarma geçmek.
  2. Havlamak.
  3. Kulaklarının düşmesi.
  4. Koklamak. [26]

Korkunun Nedenleri

19. yüzyıldan bu yana çok sayıda araştırmacı, korkunun nedenleri ile ilgilenmişlerdir. Davranışsal bakış açısından, erken dönemdeki kuramsal açıklamalarda, korkunun oluşumunda, doğrudan koşullanmanın önemi vurgulanmıştır. Daha sonraları ise, korkuların dolaylı biçimde de ortaya çıkabileceği ileri sürülmüştür.

Poulton ve Menzies’e göre, korkunun nedenlerini araştıran iki temel okuldan, birincisi; korkuların, ilişkili koşullanmanın sonucu olduğunu öne sürerken, diğeri ise; korkuların oluşumunda daha biyolojik temelli açıklamaları kabul etmektedir. Izard, korkunun sebeplerini ya da harekete geçiricilerini dört sınıfa ayırmaktadır:

  1. Çevresel olaylar ya da süreçler.
  2. Dürtüler.
  3. Duygular (heyecan, ilgi ya da korkunun kendisi).
  4. Bilişsel süreçler (bellek gibi).

Daha yakın dönemde, korkunun sebeplerine ilişkin ileri sürülen etkenler ise, üç ana başlıkta sınıflandırılmaktadır:

  1. Genetik etkenler: Çocukluk korkularının gelişimi için yatkınlık, huy önemlidir.
  2. Çevresel etkenler ve yaşantılar: Ortak ya da paylaşılmayan çevre önemlidir.
  3. Etkileşim: Biyolojik ve çevresel etkenlerin etkileşimi önemlidir

Korkunun nedenlerinin, tehlike sinyali oluşturan iç ve dış olaylar, durumlardan kaynaklanabileceği, tehdidin ya da olası zararın fiziksel ya da psikolojik nitelikte olabileceği belirtilmiştir. Bowlby, korkunun sebebinin, tehdit yaratan şeylerin varlığı, ya da güvenlik ve koruma sağlayan şeylerin yokluğu olabileceğine işaret etmiştir. Korkunun sebeplerinin, huydaki bireysel farklılıklardan ve eğilimlerden, birey-çevre etkileşimlerinden ya da yaşantılarından kaynaklandığı belirtilmektedir. Korkunun, yas ve olgunlaşmaya göre, değişmekte olduğu ileri sürülmektedir.

Marks tarafından adlandırılan, korkuların “ontogenetik sırası” kavramında, bireyin gelişimi süresince, normal korkuların ve endişelerin ortaya çıkmasının, sürmesinin ve kaybolmasının dönemsel olarak kestirilebileceği ifade edilmektedir. Marks’a göre, belirli korkuların gelişimi için duyarlı dönemler vardır. Marks, korkuların gelişimini, kalıtım ve çevre arasındaki denge ile açıklamıştır.

Marks, bazı korkuların çocukluk, ergenlik ve hatta erişkinlik döneminde aynı kalmakta olduğunu ancak, korkularla ilgili yorumların, belirgin bir biçimde değiştiğini belirtmektedir (Ölüm korkusunun farklı yaslarda farklı anlamlar içermesi gibi). Gelişim süreci içinde, okul öncesi dönemde, çocukların korkularının çoğunun, gerçekdışı olduğu, daha büyük çocuklarda ve ergenlerde görülen korkuların ise, bedensel yaralanma ya da fiziksel tehlike gibi, daha gerçekçi korkular olduğu belirtilmektedir. Bu değişikliklerin gerçekliğin algılanması ve yorumlanmasındaki farklılaşmayı gösterdiği ifade edilmektedir. [12]

Korkunun Gerekliliği

Alman ve ABD filozofu, Hannah Arendt, korku hakkında şöyle söylemektedir: “Korku, hayatta kalabilmenin vazgeçilmez bir unsurudur.”

Allah’ın insanoğluna verdiği bütün duygular boşuna değildir. İnsan için gereklidir. Örnek verilecek olursa; Araba kullanan bir insanı düşünün, bu insan, hatalı sollama yaparsa karşıdan gelen arabaya çarpmamak için uyarıyı beyindeki bilinçaltı verir. Hemen direksiyonu ne tarafa kırması gerektiği yönünde bir hareket yapar. Eğer beyin ona korku uyarısını vermemiş olsaydı. Karşıdan gelen arabaya çarpmanın korkulacak bir duygu olmadığını düşünür ve sürmeye devam ederdi ve sonuç felaket olurdu. Görüldüğü gibi eğer insan korku duygusu hissetmezse yaşamını sürdüremez. [27]

Korkunun Belirtileri

Otonom sistemi, amigdaladan herhangi bir uyarı ya da tehlike sinyali alırsa adrenalinin devreye girmesini sağlar. Kana adrenalin boşaltılarak tehlike sinyali diğer organlarımıza iletilir. Yani bir korku olayında bedenimizde değişikliklerin olmasını adrenalin (epinefrin) yapar. Adrenalinin etkisini yok eden ilaçlar da vardır. İlaçlar sadece çarpıntı gibi belirtilerin etkisini giderir, korku duygusu kalır. Oluşan bazı değişiklikler şunlardır:

  1. Kalp hızlı atmaya başladığından, kalp atımlarımızı duyarız.
  2. Nefes alıp-vermeler artar, bir nebze de olsa nefes yetmezliği yaşarız.
  3. Kan basıncı artacağından baş dönmesi olur.
  4. Terleme ve üşüme olur. Gaye vücudun serinlemesini sağlamaktır (Adrenalin ciltte bulunan kanı çektiği için).

Bunlara ek olarak tüylerin dikenleşmeye başlaması, iradenin kısmen ya da tamamen yok olması, yüzde solmalar olur, konuşmalar anlaşılmaz, tükürük salgılanmasının durması ve bağırsaklarda salgı artması yaşanması gibi birçok değişiklikler yaşanır. Yutkunma güçlüğü, iştahsızlık, yüz kızarıklığı, kas gerginliği, tıkanma duygusu görülür. Ayrıca kan şekerinde artma, göz bebeklerinde büyüme, ani ölümlerin bile olması, kusma, hareketsiz kalmak, vücutta kramp meydana gelir.

Korku anında gösterilen duygusal belirtiler kişiye özgü olsa da çoğu tepkiler aynıdır. Başta gelen tepki huzursuzluktur hissi ile kaygıdır. Böylece kişi dengesiz hare-ketlerde bulunur. Diğer duygular, öfke ve kendini aşağılamadır. Öfke aniden oluşmaz ve mutlaka bir sebebi vardır. Korku zamanlarında verilen tepkiler yavaş yavaş olabilirken, adeta patlama biçiminde de olur. Burada dikkat edilmesi gereken nokta duyguların bizi yönetmesine izin vermemek, bizim duyguları yönetebilmemizdir. Yani doğru yer ve zamanda uygun davranışı sergilemektir. Bir kişinin güçlülük yönünü, bağımsızlık hırsını tescilleyen heyecan türü öfkedir. Öfke; incinme, engellenme, gözdağı gibi durumlarda gösterilen saldırganlık davranışıdır. Öfke ile korkunun ortak yanı, her ikisi de öğrenme ile yetişmeyi etkileyen faktörlerin etkisindedir. [28]

Belirtilerin ortaya çıkması canlının anatomisi ve işleyişiyle doğrudan ilgilidir. Beynin durumu algılaması ve gerekli hareket için sinyalleri göndermesiyle başlayıp nihayete eren bir süreçtir.

Korkunun bilişsel, fizyolojik ve motorik bileşenlerden oluştuğunu ifade eden Gerd Hennenhofer ve Klaus D. Heil, korkunun gerçekleşme sürecini şu şekilde ele alırlar:

  1. Duyu organlarımız beyin kabuğuna bir tehlike uyarısı bildirirler.
  2. Beyin kabuğunda bir bilinç süreci oluşur.
  3. Tehlike sinyallerinin alımında ara beynin bir parçası olan hipotalamusta korku duygusu oluşur.
  4. Korku duyguları hipofiz bezine bildirilir.
  5. Hipofiz bezi doğrudan kan dolaşımı sistemine ACTH (adrenocorticotropic hormonu) salgılar.
  6. Böbrek üstü bezi kandaki ACTH hormonunu tespit eder ve kendisi de tepki olarak hormonlar, daha ziyade adrenalin salgılar.
  7. Bu hormonlar bütün organizmayı en üst seviyede bir mücadele ve kaçış hazırlığına getirir. Aynı anda korku duyguları hipotalamus aracılığıyla vejatatif (otonom/özerk) sinir sistemimizi harekete geçirir.
  8. Bütün organizmadaki gergin heyecanlılık durumu yine beyne geri bildirilir (bu şekilde mesela kalbimizin daha hızlı çarptığını bilinçli olarak algılarız).
  9. Bu retiküler formasyon uyarımları büyük beyin kabuğunu adeta “ateşler”, onu “kışkırtır”. Beyin bunun sayesinde en yüksek hazırlık durumuna gelir, “uyanır”. Sonuç: Gergin bir dikkatsizlik hâli, çevreden gelen bütün uyarılar şimdi özellikle kesik olarak algılanır ve büyük bir dikkatle işlenir.

Tehlikenin peşinden psikolojik olarak kaçma, direnme ya da yüzleşme kararlarını verirken fiziksel sistemimizde yaşanan değişiklikler yukarıdaki gibidir. Korkunun belirtileri fiziksel ve duygusal olarak ikiye ayrılmıştır. Başlıca fiziksel belirtiler, bahsedilen aşamalar sonucunda ortaya çıkan çarpıntı (kan basıncının yükselmesi), titreme, terleme, yüzde kızarma gibi etkiler olarak görülürken duygusal olarak da öfke, huzursuzluk, kaygı ve heyecan olarak kendini göstermektedir.

Tehlike ile karşı karşıya kalınca ortaya çıkan korku, öznede bir an önce durumun sonlanması isteğini de beraberinde getirmektedir. Bunun sonucunda salgılanan adrenalin öznenin dikkatinin keskinleşmesini sağlayarak etrafında olup biteni daha net olarak algılamasına sebep olmaktadır. Bu noktada yaşanan deneyim ‘eşsiz’ bir hâl almaktadır; zira, özne hiç olmadığı kadar kendisini güçlü ve heyecanlı hissetmektedir. Korku, beraberinde özgüveni de getirmektedir.

Fizyolojik Tepkiler

Korkuya yönelik fizyolojik tepkiler; uyarılmışlık, terleme, titreme, çarpıntı, kas gerginliği, boğaz ve ağız kuruluğu, midede rahatsızlık hissi, bulantı, sık nefes alma, nefes alma güçlüğü, kalbin kızlı atması, kaslarda kan akısının hızlanması, kan basıncının artması, idrar yapma ihtiyacı, bayılma, düşme hissi, el ve ayaklarda güçsüzlük, gözbebeklerinde büyüme, derinin solgunlaşması gibi bedensel tepkileri içermektedirler. Korku duygusuyla birlikte, böbrek üstü bezinden adrenalin hormonunun salgılandığı belirtilmektedir. Le Doux’a göre, korku duygusunda, sempatik sinir sisteminin etkin olduğu görülür; göz bebekleri genişler, kalp hızı, soluk alıp vermek ve kas gerginliği artar. [12]

Korktuğumuzda Vücudumuzda Neler Oluyor?

Korku, bir tetikleyici ile başlar. Korkutucu bir şey olduğunda beynimize tehlikede olduğumuzu belirten uyarıcı sinyaller gönderilir. Korkutucu sinyal, hızla beynimizin merkezindeki talamus’a ulaşır ve beynin tabanındaki amigdala’ya iner. Glutamat adı verilen bir nörotransmitter, bu sinyali daha sonra beynin daha da derinlerine taşır. Bu, — adına “savaş ya da kaç” tepkisi diyebileceğimiz — donmamıza ya da istemsiz olarak yerimizden fırlamamıza neden olur.

“Savaş ya da kaç!” tepkileri, otomatik ve istemsizdir, çünkü derin beyin üzerinde çok az kontrolümüz vardır. Bunun nedeni, savaş ya da kaç tepkisinin tüm vücudu etkileyen güçlü hormonları serbest bırakmasıdır.

Korktuğumuzda, vücudumuz adrenalin hormonuyla dolar. Bu da kalp atış hızımızı ve kan basıncımızı hızla artırır. Hormonal dalgalanma, ayrıca kalbinizin kanı kaslara daha güçlü pompalamasına neden olur. Bu nedenle, korktuğunuzda kendimizi biraz titrek ya da dengesiz hissedebiliriz. California Bilim Enstitüsüne göre ekstra kan, vücudumuzu tehlikeden kaçmaya ya da gerekirse ayakta durmaya ve savaşmaya hazır hale getirmektedir.

Ancak vücudumuz korku tepkisini oldukça hızlı bir şekilde tersine çevirebilir. Hayatı tehdit eden bir durumda olmadığımız ortaya çıkarsa, Parasempatik Sinir Sistemi (PSS), öncelikle adrenalin akışını durdurarak ve kalp atış hızımızı normale döndürerek savaş ya da kaç içgüdüsüne karşı koymaya başlar. Bu yüzden ne zaman bir korku filmi izlerken yerimizden zıplasak da salondan çığlık atarak kaçmayız; İlk tepkiden sonra, Parasempatik Sinir Sistemi’miz tehdidin gerçek olmadığını anlamamıza yardımcı olur ve bizi sakinleştirir.

Parasempatik Sinir Sistemi’nin var olmasının bir nedeni, adrenalinin büyük miktarlarda toksik olabilmesidir. Doktor Rober Glatter’e göre kalbe çok fazla adrenalin pompalandığında, bu kalbin iflas etmesine ve ölüme yol açabilir.

Doktor Glatter’e gçre savaş ya da kaç tepkisinin gerçekleşmesini manüel olarak durduramazsınız. Ancak meditasyon yapmak gibi şeyler, bir dahaki sefere terör ya da diğer güçlü duygularla boğuştuğunuzda daha sakin kalmanıza yardımcı olabilir. [14]

amigdala, amygdala

Amigdala

Hipokampus yakınında badem şeklinde bir beyin merkezi olan amigdala duyusal ve bilişsel bilgiyi bir araya getirmesine ve daha sonra bir korku cevabı oluşturup oluşturmayacağının belirlenmesine izin veren önemli anatomik bağlantılara sahiptir.

Özellikle korku hissi, prefrontal korteksin duyguları düzenleyen anahtar bölgeleriyle (yani OFC ve anterior singulat korteks ile) amigdalanın paylaştığı karşılıklı bağlantılar aracılığıyla düzenleniyor olabilir.

Ancak korku sadece bir duygu değildir. Korku yanıtı aynı zamanda motor yanıtları da içerebilir. Koşullara ve kişinin mizacına göre bu motor yanıtlar savaşma, kaçma ya da donakalma olabilir. Korkunun motor yanıtları kısmen amigdala ve beyin sapının periakuaduktal gri alanı arasındaki bağlantılar tarafından düzenlenmektedir.

Beyinde korku yanıtının işlenmesi, amigdalaya giren ve amigdaladan çıkan çok sayıda nöronal bağlantı tarafından düzenlenir. Her bir bağlantı özgül reseptörlerde etki gösteren özgül nörotransmitterleri kullanır. Amigdala içindeki anatomik bağlantıların netleştirilmesi ve bu nöronal devrelere özgül reseptör alt tiplerinin belirlenmesi çalışmaları hala devam etmektedir. [29]

Amigdala bir duygu gözcüsü olarak her deneyimi felaket belirtisi arayarak tarar. Gelen uyarı, bakış, ses tonu, imalı bir mimik, tehlike sinyali olarak algılandığında, amigdala öfke ya da korku döngülerinden birini harekete geçirerek, tüm beyne alarm sinyallerini gönderir. Öfke döngüsü, savaşma ve kendini korumaya dönükken, korku döngüsü ise kaygı duyma, tehlikelerden kaçınma ve donmaya yol açabilir. Böylece anksiyetenin fizyolojik belirtilerinin tetiklenmesiyle kalp hızı ve kan basıncı artar, milisaniyeler içinde öfkeyle dolabilir ya da korkudan donabiliriz. [30]

Beyinde korku ile ilgili yanıtlardan sorumlu bölge amigdaladır. Amigdala medial temporal lobda yerleşim gösteren, ve on üç adet nukleus içeren bir oluşumdur.

Korku yaratan uyarılar amigdalaya geldiğinde buradan beyin sapına ve hipotalamusa uzanan çeşitli yollar aracılığıyla hormonal ve davranışsal yanıtların ortaya çıkması sağlanır. [31]

Amigdala, adını, şeklinin bademe (latince amydale badem anlamındadır) benzemesinden alır ve beynin her iki yarısında yer alır. Duygular konusunda kilit rol oynayan amigdalaya beynin farklı bölgelerinden doğrudan ya da dolaylı olarak bilgi ulaşır. Amigdaladan da beynin diğer kısımlarına uyarılar gider.

Damasio ve New York Üniversitesi’nden Jopeph LeDoux (Emotional Brain ve Synaptic Self adlı kitapların da yazarı) ve Michael Davis’in çalışmaları yüzdeki korku ifadelerinin tanınmasında, korkuya bağlı koşullanmada ve korkunun ifade edilmesinde amigdalanın kilit rol oynadığını gösteriyor. Damasio duygular konusunda yaptığı çalışmalardan, duyguların aslında beyinde sadece sınırlı sayıdaki birkaç bölgede üretildiğini ve bunların beynin subkortikal bölge adını verdiğimiz iç kısmında yer aldığını öğrendiğini bildiriyor. Amigdala da bu bölgelerden biri.

amigdala, yılan
Bir yılan gördüğümüzde aniden korkmamızı sağlayan beynimizin amigdala adlı bölgesidir.

LeDoux göz ucuyla yılana benzer bir cisim gördüğümüzde beynimizde neler olup bittiğini şöyle açıklıyor:

“Yılana benzer bir cisim gördüğümüzde sıçramamızı sağlayan aslında amigdaladan gelen sinyaldir. Göze gelen ve beyince algılanan bu görüntü sinyali, önce talamusa ulaşır. Talamus gelen bu mesajı adeta ham şekli ile doğrudan amigdalaya iletir. Bir yandan da görülen cisimle ilgili çok daha detaylı bilgiyi beynin görmeyle ilgili bölgesi olan görsel kortekse ulaştırır. Görsel korteks bu bilgilerin ışığı altında değerlendirme yaparak görülen şeyin gerçekte ne olduğunun kavranmasını sağlar. Bu bilgi de tekrar amigdalaya gönderilir. Korteks amigdalaya çok daha detaylı bilgi gönderir, ama bütün bu işlemler görüntü ile ilgili mesajın doğrudan amigdalaya ulaşmasına kıyasla çok daha uzun sürer. Fakat amigdalanın hızlı tepkisi sayesinde henüz görünen şeyin yılan mı yoksa yılanı andıran kıvrılmış bir halat mı olduğunu ayırt etmeye zaman bulamadan o şeye karşı fiziksel tepkimizi vermiş oluruz. Gerçekte gördüğümüz şey yılana benzeyen halat bile olsa, ona karşı yılan görmüş gibi tepki vermemiz hayatta kalmamız açısından son derece önemlidir.” [13]

Sınav Kaygısı

Normal ölçülerdeki kaygı, performansı arttırıcıdır. Aşırı kaygı durumunda salgılanan adrenalin, bilgi transferini engeller, fiziksel sorunlara ve paniğe sebep olur. Sınav kaygısının derin boşluk hissi, depresyon, fiziksel rahatsızlık gibi sonuçları olabilir.

panik

Panik

Panik bendini kıran, setin ardında toplanmış suya benzer. Korktuklarında insanlar kontrolsüz hareket ederek ya panikler ya da şoke olurlar. Bu iki davranış bazen sıralı da olabilmektedir. Önce şoke girip sonra hızlıca oradan uzaklaşmak istenebilmektedir. Panik davranış, tehlikeli ortamda bilinçsiz bir şekilde hayatta kalabilme mücadelesi verilmesidir. Yanan bir binada panikleyen birisi pencereden dışarı atlarsa diğerlerinin de onu takip ettikleri görülmüştür. Adrenalinin kontrolsüz akışı stres oluşturduğundan anlık tetiklenmek beden ve zihin için sağlıklı değildir. Bu nedenle muhtemel panik oluşturacak ortamlar çok iyi analiz edilmeli ve panik durumlarına karşı tatbikat yaptırılmalıdır. Panik kaçışta kapıya yönelmeden dolayı kapı önünde yığılma ve tıkanıklıklar oluşacaktır. Bu nedenle dışarıdan kapı önünde sıkışanların çekilip alınması gerekmektedir. Dışarı çıkanların kapı önünde duraksadıkları, tepkisiz kaldıkları, dondukları ve tutukluluk davranışı sergiledikleri görülmektedir. O noktada hareketler yönlendirilmelidir.

Panik davranışı, korku oluşturduğundan, korku ağaçların köklerinin topraksız kalması gibidir. Akan sel içerisinde hareket etmeye başlayan ağaçların verecekleri zararlar ve yıkıcı etkisi çok büyük olacaktır. Riskler krize dönüşmeye başladığında insanlar önceden bilgilendirilerek panik davranışının biçimlenmesinin önüne geçilebilir. Panik ortam oluştuğunda insanların çıkışlara nasıl yönlendirileceği önceden belirlenmelidir. Kapalı alanlarda panik durumundan insanları haberdar etmeden tahliye edilmeleri bazı durumlarda gerekli olmaktadır. Bazı insanlarda panik halinde kaçmak yerine sığınmak ya da sevdiklerini kurtarmak için onlara doğru yöneldikleri görülmektedir. Bir davranış biçimi olarak panik halinde insanlar şuursuz ve yıkıcı hareket etmektedirler. Yaradılış özelliklerinden dolayı insanlar hangi kriz ortamlarında hangi davranışı sergileyecekleri benzerlik göstermektedir. Bunlar bilindiğinde gerekli hazırlık yapıldığında birey ya da gruplar kendilerini koruyabilir ya da panikleyenler istenilen şekilde yönlendirilebilir.

Renk, ısı, ışık, akustik, gürültü, görünüm gibi ortamdaki ani değişiklikler paniği tetikleyen önemli faktörlerdir. En kritik ortamlar, kargaşa çıktığında, metro, sinema, konser salonu, gece kulüpleri gibi kapalı ya da çevrimsel alanlardır. Molotof kokteyle yangın çıkarılırsa, ne yaparsınız? Kalabalık ortamda kargaşa çıkarsa nasıl davranırsın? Bu gibi sorulara karşı önceden hazırlık yapılması gerekir. Öncelikle bu gibi olayların çıktığında sakin ve soğukkanlı olunması gerektiği konusunda psikolojik olarak hazırlık yapılmalıdır. Psikolojik hazırlık hayata tutunmadır. Hangi ortamda ne tür panik çıkabileceği, panik halinde hayatta kalabilmenin nasıl mümkün olacağı konusunda fikir yürütülmeli, beyin fırtınası yapılmalıdır. Panik halinde birey ya da kitle yüksek sesle komut veren liderini dinler, o ne derse onu yapar. Kriz durumlarında liderler yatıştırıcı rol oynamalıdır. Panik ortamında koşmak kartopu gibi yuvarlanma etkisi yapar. Koşarak yığınlaşan durumlarda panikleyenler hem miktar hem de yıkıcılık yönünden büyüyecekleri her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Bu durumda kalabalık bölünmelidir. Onların önünde koşanlar bölmeyi yaparken sesli komutlar vermelidir. [32]

Cin Korkusu

Yeni neslin cin korkusu, ne yazık ki saçma cin, büyü ve şeytan filmlerine dayanmaktadır. Korku filmi seven seyircinin bu zaafını kullanmak isteyen bazı “cin fikirli” yönetmenler, dini kavramları kullanarak İslam anlayışına uymayan filmler ortaya koymuşlardır. Sağlıklı bir “din bilgisine” sahip olmayan bu kimselerin “cin bilgisi”, tamamen uydurma hikayelerden oluşmuştur.

Cinlerin varlığına inanmak batıl inanç, hurafe değildir. Kurân-ı Kerîm’de varlığı haber verilmiştir. Ancak onlar hakkındaki bilgimiz de sınırlıdır. Cinlerin var olması, bizim için bir tehdit değildir. Kendi boyutlarında varlıklarını sürdürmektedirler. Cinler, “Bugün kimin içine girsek acaba?”, “Bugün kimi çarpsak acaba?” diyen varlıklar değildirler. [33]

Cin Sûresinin 6. ayeti, cincilerin (cinden insanların/ricâlün mine’l-cinni) kendilerine sığınan yahut başvuran insanların korkularını, zilletlerini ve zafiyetlerini daha da artıracaklarını (rehak) bildirirken, 13. ayet, Allah’a güvenip dayananların böyle bir korku ve endişeden emin olarak yaşam süreceklerini ilan etmektedir. İlginç bir şekilde ayette geçen rehak terimi, korku, zafiyet ve zillet gibi bağımlı insan psikolojisini tanımlamaktadır. Bunlar tam da cinlendiği söylenen insanlarda gözlemlenen belirtilerdir.

İmam Mâtürîdî, ne amaç için olursa olsun, insanın Allah’a değil de cinlere sığınmasını şirk olarak tanımlamaktadır. Buna ek olarak Mâturîdî, “cinlerin yahut cincilerin (cinden insanların) onlara sığınanların korkularını daha da artırdıkları” ayetinde korkunun kaynağının cinler değil, insanın bu yöndeki yönelimi olduğunu dile getirmektedir. [34] Mâturîdî’ye göre daha güçlü bir varlık olan insanın, bu tür vehmî varlıklara sığınması, zafiyet ve insan cinsinin aşağılanmasındır. Cinler öyle bir zafiyet durumundadırlar ki, insanlara zarar vermeleri söz konusu olamaz. [35]

Kurân cinlerin varlığını bilimsel olarak ispatlamaya çalışmamaktadır. ‘Örtülü olmak ve gizlenmek’ kökünden türeyen ‘cin’ kelimesi, görülmeyen ve tanınmayan varlıkların cins ismidir. Materyalist temele dayalı modern bilimin zihinleri sınırlaması nedeniyle cinlerin varlığı konusunda zorlama birtakım yorumlara gidilse de bize gizli olan, canlı ve cansız kimi varlıklar mevcuttur.

Kurân eğer böyle bir varlığın bulunduğunu söylüyorsa doğrudur ve bu aklen de imkân dâhilindedir. Kimse bilimsel olmadığını söyleyemez. Bilimselliğin ölçüsü, pozitivist bilimin çizdiği dar ve katı sınırlardan ibaret olmadığı gibi, fizik ve metafizik ayrımı da kesin ve genel geçer bir ayrım değildir. Bugün keşfedilmiş bulunan gerçekler, dün bizim için metafizik olgulardı ki bugün onların fizik alanına girdiğini görüyoruz. Bu durumda ne fizikî alan bizim gördüklerimizden ne de fizik kanunları bizim bildiklerimizden ibarettir.

Metafizik dediğimiz alanın bir kısım sırlarına vakıf oluyor ve fizikî alana dâhil olduğunu görebiliyorsak yarın cinlerin de fizikî varlıklar olarak kabul edilmeyeceğini kimse söyleyemez. Nitekim Allah, dilediği peygamberlerine bazı gayb olaylarını açıklarken bazılarını gizlemeye devam etmektedir. Gerçekleştiği gün ahiret de bizim için gaybî bir olgu olmaktan çıkacak ve fizikî bir olguya dönüşecektir.

Müşrikler, cinleri Allah’ın oğlu kabul ederek kutsamakta ve Kurân’ı da onların getirdiğini iddia etmektedirler. [36] Bugün insanlarda var olan cin korkusu da o eski geleneklerin bir uzantısıdır ve aslında bilmemekten kaynaklanan bir korkudur. Allah’a halis kul olanların, kâfir cinlerin lideri kabul edilen İblis’ten bile korkmasına gerek yoktur. [37] Dikkatli olup Allah’a sığınmak yeterlidir. [38][3]

İnsanın gayb konusundaki bilgisizliği, onu istismara açık hale getirmektedir. Bu istismar, yaygın bir şekilde cinler konusunda kendine alan bulmaktadır. Cin terimi etrafında yaratılan korku, folklorik birçok unsur da eklenerek kulaktan kulağa gittikçe büyümüş ve akl-ı selim sahibi insanları bile esir alır hale gelmiştir. Kurân-ı Kerim, insanlar üzerinde etkin olduklarına inanılan bu güçlerin mü’minler üzerinde hiçbir kontrollerinin olamayacağını ilan etmesine rağmen, insanların cin tasallutundan bahsediyor oluşları, hayatımızı Kurân’ın özgürleştirici ruhundan ne kadar uzak bir tarzda inşa ettiğimizin göstergesi durumundadır. [39]

Güvenme ve inanma hissini kaybeden insanların önce psikolojik ardından psikosomatik (beden üzerinde de etkisini gösteren zihin kaynaklı hastalıklar) olarak yaşadığı rahatsızlıklar kendi beyninin ürettiği rahatsızlıklardır. Bir bilgisayarın işletim sistemine yani programına giren bir virüsün onun mekanik kısmına zarar vermediği ama programlarını çökerttiğini ve onu işlemez hale getirdiğini biliyoruz. Buna kıyas edildiğinde, zihinsel zafiyetlere neden olan görünür görünmez her türlü zararlı inanç ve düşünce (virüs) insanı yavaş yavaş çökertmektedir.

İnsanın beyin yapısı bu tür iç ve dış etkilere açıktır. İnsanın aşırı heyecan, aşırı korku, aşırı hüzün ve aşırı sevinç hali beyin programını değiştirebilmekte; fakat insan bunun nasıl meydana geldiğini bilemediği için, yaşadığı durumu görünmez varlıklara bağlayıp birçok bozuk ruh halini yaşamaya başlamaktadır. [40]

Normal şartlar altında, sağlıklı bir zihnin ve beynin bu tür etkilere açık olmadığı Kurâni bir beyandır. Cin sûresi 13. ayet, Allah’a inanan (ve bu imanla zihnini güçlendiren, tabiri caizse zihnine anti-virüs programı yerleştiren) insanlara hiçbir korku kaynağının etki edemeyeceği ifade edilmektedir.

Gözle görülemeyen bu varlık tarzlarının gaybı bilmesi de söz konusu değildir. [41] Şeytanın (kötülüğe kaynaklık eden her tür varlığın) insan üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Kötülüğe meyledenler bunu kendi özgür iradeleriyle yaparlar ve kendilerine buna uygun bir geleceği kendi elleriyle hazırlarlar. [40]

Halkımızın cin zannettiği bir başka kişi ise aslında hastanın bilinçaltı düzeyde zaman içerinde yarattığı birbirinden farklı karakterler arasındaki geçişlerdir. Erken yaştaki travmalar, çocukluk dönemine ait uzun süreli cinsel istismar ya da başka sebeplerden dolayı bilinçaltı düzeyde kişilik bölünmesi olur ve alter denilen alt kişilikler oluşur.

Bu alt kişilikler birbirinden farklı, erkek, kadın, çocuk, öfkeli, saldırgan vb değişik yapılarda olabilir. Kişi tetikleyen bir unsur olduğunda otomotik olarak bilinçaltındaki oluşmuş olan o alt kişilik otomatik devreye girer ve davranışlara yön verir. Kişi aslında bu turumda bir trans durumundadır. Hipnotik trans durumunda asıl kişiliğin özellikleri değil, bilinçaltından devreye giren alt kişiliğin özellikleri görünür.

Kişinin normal halinden tamamen zıt karakterde olabilecek bu alter devredeyken etraftaki insanlar için ürkütücü olabilecek çılgınca gülmeler, küfürler, tehditler, normal dışı infial uyandırabilecek davranışlar çokça görülür. Bir süre sonra otomatik transtan çıkan kişi normal haline döner, oldukça yorgundur ve genellikle olan biteni hatırlamaz. Halkımızın cin zannettiği aslında kişinin bilinçaltında oluşan alt kişiliklerdir ve bu tedavi edilebilen bir rahatsızlıktır.

Burada anlaşılması gereken şey, cinlerin varlığını inkar değildir elbette; cinlerin insan bedenine girip kişileri yönetme, idareyi tamamen ele alma durumu değil, kişinin tedavisi olan bir hastalığa düçar olmasıdır.

Bu olağandışı durum; kişinin elinde olmadan, tetikleyici bir unsurla otomatik bir biçimde kişinin farkında olmadan kendi kendine hipnoza girmesiyle ortaya çıkar. Bütün dünyada genellikle bu rahatsızlığın tedavisi hipnoterapi ile yapılmakta ve bu konuya yönelen uzmanlar genellikle hipnoz öğrenmektedir. Hipnozla çözülebilmesi oldukça olağan bir durumdur, çünkü rahatsız olan kişi otomatik bir hipnoz durumunda bu karakter ve kişilik değişimini yaşar.” [42]

ali imran 175

Müminler Yalnızca Allah’tan Korkar

Allah korkusu, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem ve onun neslinden beri var olan bir husustur. Nitekim Hz. Âdem’in oğullarından Kâbil’in kurbanı kabul edilen kardeşi Hâbil’e karşı aşırı hasedi [43] yüzünden anlaşmazlığa düştüklerinde, Kâbil kardeşi Hâbil’i öldürmeye kalkışmış, ancak Hâbil, Kâbil’e el kaldırmayacağını söylemiş ve tepkisini

إِنِّي أَخَافُ اللّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ

“Ben âlemlerin rabbi olan Allah’tan korkarım”

diyerek göstermiştir. [44] Hâbil kendisine saldıran kardeşini öldürme gücüne sahip olduğu halde haksız yere bir cana kıymanın büyük günah olduğu inancıyla Allah korkusundan dolayı kardeşinin kanına girmemiştir. [45] Dolayısıyla Hâbil’in bu tutumu bize onun gerçekten Allah korkusuna sahip birisi olduğuna işaret etmektedir.

Hâbil’in gösterdiği tepki örneğinde Kur’ân’ın bize verdiği mesaj, Allah’a iman edenlerin ucunda ölüm bile olsa her türlü durumda Allah korkusuyla hareket etmeleri gerektiğidir. [46][47]

el-Bakara 2/45’de Rablerine mutlaka kavuşacaklarını ve O’na döneceklerini yakînen bilen müminler, “hâşiîn” [48] huşû sahipleri yani Allah’a derin saygı duyan ve O’ndan korkan kişiler olarak nitelendirilmiştir. [49] Huşû’da hem saygı hem de korku vardır.

Kurân’a göre korku, müminler için pozitif bir etkiye sahiptir. Şüphesiz her müminde Allah korkusu vardır. Ancak bu korkunun oranı müminin Allah’a olan yakınlığı ile orantılıdır. Allah korkusu dışındaki korkular, insanı korktuğu şeyden kaçırırken, Allah korkusu mümini O’na yaklaştırır ve mümini ruhen motive eder. Onun olaylara bakış açısını değiştirir.

Mümin bu duygu ile bir yandan kaygı, endişe ve korku duyarken diğer yandan ümitvâr olarak kendini kontrol altına alabilmelidir. Zira tahkîkî imana dayalı Allah korkusu mümini dengeli ve tedbirli hareket etmeye sevk eder. Bu tutumu kişiyi takvâ sahibi kılar ki, işte Allah’ın kullarından istediği şey tam da budur: [47]

إِنَّمَا ذَلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءهُ فَلاَ تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ

İnnema zalikumuş şeytanu yuhavvifu evliya'eh, fe la tehafuhum ve hafuni in kuntum mu'minin.
”Bakın, bu şeytan ancak kendi yandaşlarını korkutur. Mümin iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” [50]

Takvâ, Allah korkusunun genişlemiş halidir. Zira takvâ, hem Allah korkusunu, hem de sevgi, saygı ve sorumluluğu içerir. Allah katında insanların en değerlisi, O’na karşı en çok takvâ sahibi olanlarıdır. [51] Mümindeki takvânın kaynağı, Allah’ın sevgisine layık olamama endişesidir.

Takvâ, mümine kâinâta ibret ve hikmet gözüyle bakmasını sağlar. Onu egoist değil, paylaşımcı ve güzel ahlak sahibi kılar. Kibir, gurur, kin, nefret, bencillik gibi kötü duygulardan, ahlâk dışı davranışlardan korur ve engeller. Helâl ve haram konusunda titiz kılar. Ona kalbinin ve vicdanının sesini dinletir. Allah sevgisi ve coşkusuyla ibadet eder. Hayatta huzurlu ve mutlu olur. Kısacası onu şuurlu bir mümin kılar. İşte bu Allah’ın kullarından beklediği övgüye layık bir aksiyondur. [47]

Akhenaton'un Hazırladığı Diğer Makaleler ❯

Kaynaklar

[1] Esra Türkel ve Yrd. Doç. Dr. Fevzi Kasap , “Türk Sineması’nda Korku: 2000 Sonrası Türk Korku Sineması’nda Dinsel motifler Üzerine Bir inceleme ve Yaratım Sorunları”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 32, Issn: 1307-9581, s.712.
[2] Yıldız Burkovik, “Kaygılanacak Ne Var”, Timaş Yayınları, İstanbul 2009, s. 28.
[3] https://www.fcryayin.com/wp-content/uploads/2021/07/cin.pdf
[4] Yıldız Burkovik, a.g.e., s.30.
[5] ?, s.310-311.
[6] Yıldız Burkovik, a.g.e., s.31.
[7] Öğr. Gör. Filiz Çimen, “Sanat Eserlerinde Korku İmajı ve Korku Duygusu Yenebilmede Sanatın Rolünün İrdelenmesi”, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Kış 2010, Cilt: 9, Sayı: 31, s.308.
[8] Tirmizî, “Daavât”, 71/3822.
[9] İsrâ, 31.
[10] İbn Kayyım el-Cevziyye, “ed-Dâu ve’d-Devâ”, s. 86.
[11] Yıldız Burkovik, a.g.e., s.48-54.
[12] Figen Elmacı, “Bilişsel - Davranışçı Yaklaşıma Dayalı Grupla Psikolojik Danışmanın Ergenlerin Korkuları Üzerindeki Etkisi” (doktora tezi), Ankara Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Enstitü, Eğitim Bilimleri Anabilim Dalı, Eğitimde Psikolojik Hizmetler Bilim Dalı, Ankara 2008, s.20-23.
[13] Öğr. Gör. Bahri Karaçay, “Korkusuz Beyin”, Bilim ve Teknik, Mayıs 2011, s.32-33.
[14] Kelly Dickerson, “Here’s what happens to your body when something terrifies you”, 31 Ekim 2015, https://www.businessinsider.com/what-happens-when-you-are-scared-2015-10 (çev. Akhenaton)
[15] Dean Burnett, “Aptal Beyin”, Aganta Kitap, İstanbul 2017, ISBN: 978-605-9851-91-6, s.28-29.
[16] Dr. Kl. Psk. Gül Çörüş, “İnsan Beyni ve Stres” (makale).
[17] Daniel Murrell, “What happens when you get an adrenaline rush?”, 17 Temmuz 2018, https://www.medicalnewstoday.com/articles/322490 (çev. Akhenaton)
[18] Eren Zen Karaduman, “Tekinsiz Filmler: Alper Mestçi’nin Gözünden Korku Anlatılarını İzlemek” (yüksek lisans tezi), Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Halkbilimi Anabilim Dalı, Ankara 2021, s.109-110.
[19] Ahmet Polat, “Hikmet-i Teşri’ Bağlamında Abdest ve Namazın İnsan Sağlığı İle İlişkisi”, Apjir Akademik Platform, Cilt: 4, Sayı: 3, 2020, s.409.
[20] Nevzat Tarhan, “Mutluluk Psikolojisi”, Timaş Yayınları, İstanbul 2009, s. 66–67.
[21] Emanullah Polat, “Kurân-ı Kerim’e Göre Rûhî Hastalıklar” (doktora tezi), T.C. Sakarya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sakarya 2010, s.172.
[22] Emanullah Polat, a.g.e., s. V.
[23] Ph. D. Debra Sullivan, “Adrenaline Rush: Everything You Should Know”, 1 Kasım 2018, https://www.healthline.com/health/adrenaline-rush (çev. Akhenaton)
[24] “How Your Eyes Respond to Stress”, 5 Eylül 2018, https://www.eyeque.com/knowledge-center/how-your-eyes-respond-to-stress/ (çev. Akhenaton)
[25] Dr. Cahit Karakuş, “Yönlendirilmiş Elektromanyetik Enerji ve Uzaktan Zihin Kontrolü”, 2019, s.88.
[26] Simone DeAngelis, “Can Dogs Smell Adrenaline?”, 6 Nisan 2020, https://wagwalking.com/sense/can-dogs-smell-adrenaline (çev. Akhenaton)
[27] Hacer Çelik, “Kurân-ı Kerim’de Havf ve Haşyet” (yüksek lisans tezi), Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslam Bilimleri Ana Bilim Dalı, Tefsir Bilim Dalı, Konya 2012, s.2-3.
[28] Süleyman Boz, “Korku Algısı: Diş Tedavisi Gören Hastalar Üzerine Bir Araştırma” (yüksek lisans tezi), T.C. Hasan Kalyoncu Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İşletme Anabilimdalı, Gaziantep 2017, s.17-18.
[29] Prof. Dr. Neşe Kocabaşoğlu, “Korku ve Anksiyete Devresinin Nörobiyolojisi”, İ.Ü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı.
[30] Özge Saraçlı, Nuray Atasoy ve Elif Karaahmet, “Yakın İlişkilerin Nörobiyolojisi”, Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 2012; 4(4), s.423-424.
[31] Uz. Dr. Serap Erdoğan, “Panik Bozukluğunun Nörobiyolojisi” (makale), Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı, Ankara, s.4.
[32] Dr. Cahit Karakuş, a.g.e., s.81-82.
[33] Memduh Çelmeli, “Kurân-ı Kerîm’e Göre Cin ve Şeytan” (makale).
[34] İmam Maturidi, “Te’vîlâtü’l-Kurân”, c.16, s.161.
[35] Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün, “Dinsel ve Mitolojik Yönleriyle Cin ve Şeytan Algımız”, Kelam Araştırmaları 10:2 (2012), s.23.
[36] Geniş bilgi için bkz. 68/Kalem 2; 53/Necm 19-26 ve 72/Cin 1-15; 38/Sâd 36-38; 6/En’am 100; 37/Saffat 158; 34/Sebe 12-14
[37] 38/Sâd 83; 15/Hicr 40.
[38] 7/A’raf 200.
[39] Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün, a.g.e., s.28.
[40] Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün, a.g.e., s.27.
[41] Sebe 34: 14; Cin 72: 10.
[42] https://www.pegarose.com/cin-carpmasi-nedir-nasil-tedavi-edilir
[43] Abdullah b. Ömer b. Muhammed eş-Şîrâzî el-Beydâvî, “Envâru’t-tenzîl ve esrâru’t-te’vîl”, thk. Muhammed Subhî Hasen Hallâk, Muhammed Ahmed el-Atraş, (Beyrût: Dâru’r-Reşîd, 2000), I, 432.
[44] el-Mâide 5/28.
[45] İbn Kesîr, “Tefsîru’l-kur’ân’il-azîm”, III, 77.
[46] Fahruddîn Muhammed b. Ömer b. Huseyn. Er-Râzî, “Mefâtîhu’l-ğayb” (et-Tefsîru’l-kebîr), (Beyrut: Dâru’l-Fikr, 1981), XI, 209.
[47] Dr. Öğr. Üyesi Nurdoğan Türk, “Kurân Işığında Korku ve Etkileri”, Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Yıl: 2019, Cilt: 19, Sayı: 1, e-ISSN: 2564-6427, s.147-148.
[48] el-Bakara 2/45, 46.
[49] el-Müminûn 23/2 ve el-Ahzâb 33/35’de müminlerin özelliği olarak “hâşiûn” kelimesi geçmektedir.
[50] Âl-i Imrân 3/175.
[51] el-Hucurât 49/13.
[52] Eren Zen Karaduman, a.g.e., s.10-11.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
📊 19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 54785334 ziyaretçi (139617738 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)