Lat Menat ve Uzza Kültürü
 
lat, Menat, Uzza

Lat, Menat ve Uzza Kültürü

Hazırlayan: Akhenaton

Lât (اللات), Menât (المنوة) ve Uzzâ (العزى), Cahiliye döneminde tapınılan putlardan en önemlileridir. Araplar, bu putları dişi olarak gördükleri için bu üç puta “üç kızlar” denmektedir.[1]Necm sûresinin 19-20. ayetlerinde bu üç putun adı da geçmektedir: [2]

اَفَرَاَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزّٰىۙ ﴿١٩﴾ وَمَنٰوةَ الثَّالِثَةَ الْاُخْرٰى

"Gördünüz değil mi (âciz durumdaki) Lât’ı, Uzzâ’yı ve üçüncüsü olan diğerini, Menât’ı?" (el-Necm 19-20)

Araplar puta “sanem” adı verirler. Bunun çoğulu “asnâm”dır. Kurân-ı Kerim’in A’raf sûresinin 138. âyetinde “asnâm” kelimesi, “putlar” karşılığını ifade etmektedir. âyet şöyledir:

جَٰوَزْنَا بِبَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ ٱلْبَحْرَ فَأَتَوْا۟ عَلَىٰ قَوْمٍ يَعْكُفُونَ عَلَىٰٓ أَصْنَامٍ لَّهُمْ

“...İsrailoğullarını denizden geçirdik, onlar çölde kendi putlarına tapan (âlâ asnâmin lehim) bir topluluğa rastladılar.” (Araf 138)

Her ne kadar Cahiliye Dönemi Arapları puta tapıyorlarsa da yaratıcı bir tanrının varlığını kabul ediyorlardı. Bunun adı da Allah’tır. Gerçekten Hz. İbrahim’in dini olan Hanifliği putperestlikten önce benimsemişlerdi. Allah’ın her şeyin yaratıcısı, yeryüzünün Rabbi, göklerin ve yerin sahibi olduğunu biliyorlardı. Bu yüzden en büyük yeminleri Allah’ın adına yapıyor ve zaman zaman Allah’a yalvarıp dua ediyorlardı. Yani putperestlik döneminde Allah inancı, Araplarda muğlakdı. Günlük hayatlarında putlar, onlar için önemliydi. Ama tehlike ve başları dara düşünce Allah’ı anıyorlardı.[1]

Denilir ki Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşa etmesiyle tevhid (birlik) inancı Araplarda ortaya çıkmıştır. Ancak Hz. İbrahim’den sonra oğlu Hz. İsmail’in ve sonraki neslinin dini uygulamaları; Arapların zaman içerisinde inanç ihtiyaçlarına cevap veremeyen bir duruma gelmiştir. Bu yüzden tevhid inancını koruyan Arapların, Mekke’den ayrılırken Kâbe yapısından kopardıkları küçük taş parçalarını yanlarında götürdüklerini, gittikleri yerlerde bu kutsal saydıkları taş parçalarına tazimde bulunarak putperestliğe adım attıkları söylenir. Çünkü kimi Araplar böylece tevhid inancından ayrılmışlar ve giderek putperestliğe meyletmişlerdir. Bu durum, Arapların özellikle taşlara tapınma durumunu ortaya çıkarmıştır.[3]

Râzî ise Putperestliğin Arap yarımadasına girişini şöyle anlatmaktadır: Amr b. Luhay, kavminin başına geçip halkının yönetimini eline geçirdiğinde, Kâbe’nin hizmetini de üzerine aldığı zaman, Suriye’deki Belkâ vadisine bir yolculuk yapmıştır. Orada putlara ibadet eden bir topluluk görmüş, onlara bu putlar hakkında sormuş, onlar da kendisine, “bunların yardım istenildiğinde yardım eden, yağmur istenildiğinde yağmur veren tanrılar” olduğunu söylemişlerdir. Amr, bu putlardan birini kendisine vermelerini istemiş, onlar da kendisine Hübel isimli putu vermişlerdir. Amr da onu Mekke’ye getirip Kâbe’ye koymuş, insanları ona ibadet etmeye çağırmıştır. Tarihçilere göre bu olay İran kralı Sabur Zü’l-Ektaf zamanının başlarında olmuştur.[4]

Müşrikler, putların kendilerini Allah’a yaklaştıracağını umduklarını söylüyor, böylece Allah ile doğrudan temas kuramadıklarını itiraf etmiş oluyorlar, bununla birlikte inançlarının ve davranışlarının Allah’tan bilgi getiren bir elçinin bildirdiklerine dayandığını da ileri sürmüyorlardı. Hatta Kurân’da yüzlerine vurularak belirtildiği üzere, kendilerine bir peygamber ve doğru yolu gösterecek bir ilâhî kitap gelmesini de diliyorlardı. Böyle bir durumda geriye sadece söylenenlerin ve yapılanların akıl yürütmeye vurulması kalmaktadır ki, âyetlerde bu açıdan da onların ne kadar yaya kaldıkları, kolayca sonuca ulaşmalarını sağlayacak sade bir mantık örgüsü içinde ortaya konmaktadır: [5]

“Lât ve Uzzâ’ya ve diğer üçüncüsü Menât’a ne dersiniz? Erkek size de, dişi O’na mı? Öyle ise bu çok insafsızca bir paylaştırmadır. Onlar, ancak sizin ve atalarınızın (ilah edindiğiniz şeylere) taktığınız isimlerdir. Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar (putperestler), yalnız zanna ve nefislerin arzusuna tâbi oluyorlar. Andolsun ki, kendilerine, Rableri katından yol gösterici gelmiştir. Yoksa insan (kayıtsız şartsız), her temenni ettiği şeye sahip mi olacaktır? Oysa, Ahiret de dünya da Allah’ındır. Göklerde nice melekler vardır ki onların şefaatleri; ancak Allah’ın izniyle, dilediği ve hoşnut olduğu kimselere yarar sağlar. Şüphesiz ahirete iman etmeyenler, meleklere dişi isimleri veriyorlar. Halbuki onların bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanna uyuyorlar. Şüphesiz zan, hakikat namına hiçbir şey ifade etmez.Öyle ise bizim zikrimizden (Kurân’dan) yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselerden yüz çevir. İşte onların ilimden ulaşabildikleri nokta! Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sapanı daha iyi bilir. O, hidayete ereni de daha iyi bilir.” (Necm 19-30)

Onlar melekleri Allah’ın çocukları sayarken, üstelik O’na ortak koştukları düzmece tanrılara isim koyarken bilgi kaynakları nedir? Bu konuda hiçbir sağlam kaynağa dayanmadıkları ve kendilerini kişisel arzulara, yani zihni işletmek yerine kör taklitle davranmanın verdiği tembelliğe bırakıverdikleri açıktır. Onlar Allah’a çocuk izâfe etmeye kalkışırken de erkek çocukları kendilerine, akıllarınca küçümseyip horladıkları kadın cinsini ise Allah’a ayırmanın ne kadar saçma ve çelişkili olduğunu dahi fark etmiyorlar! [5]

Görüldüğü gibi merkezini Mekke’nin teşkil ettiği Hicaz bölgesinde İslâm’dan önce de yüce Allah inancı vardı. Ancak bu inanç, aktif bir tanrı inancı şeklinde değildi. Başları dara gelince ya da özel olarak sorulunca Allah’ı hatırlarlardı. Allah’ı çok uzaklarda tasavvur ettikleri için, diğer putperest kavimler gibi dualarını O’na ulaştıracak, kendilerini O’na yaklaştıracak, aracılık yapacak, şefaatte bulunacak düşük derecede tanrılar tasavvur ederlerdi.[6]

Gaudefroy-Demombynes’e göre, Kureyşlilerin ticarî etkinlikleri ve politikadaki becerileri, hac ibadetinden sonra bir kısım hacıları Kâbe etrafına çekmelerine olanak sağlamıştı. Tanrı Hübel’in yanına, başka yerde kendi tapınakları da olan üç tanrıçayı yerleştirmişlerdi: Böylelikle bu tanrıçalar , Mekke’den şu yönlere giden yolların koruyucusu olmuşlardır: Lât, Taif’e giden güney yolunun, Uzzâ, Hürad üzerinden Irak’a giden yolun, Menât, ise Kudeyd üzerinden Yesrib ve Suriye’ye giden yolun koruyucusuydu.[7][8]

Bu dönemdeki din anlayışı hakkında Maxime Rodinson şöyle demektedir:

Bazı ağaçlarla bazı taşlar (özellikle gök taşları ve insan şeklini andıran taşlar), ruhların ve ulûhiyet sahibi varlıkların makamı bilinirdi. Ulûhiyet sahibi varlıklar arasında gökyüzünü mekan edinmiş olanlar ve hatta yıldız şeklinde tezahür edenler de vardı. Bunlardan bazıları da, uluhiyet kazanmış eski bilgeler diye kabul edilirdi.

Bu ilâhi varlıkların sayısı ve her birine verilen önem, gerçi kabileden kabileye değişmekteydi ama en önemlileri bütün Arap Yarımadası’nda saygınlık kazanmıştı. Bunların başında da Allah (el-İlâh, Tanrı) gelmekteydi. İlâhi ve kutsal dünyayı en yüksek şeklinde benliğinde toplayan Allah, evrenin yaratıcısı ve imanın bekçisi sayılırdı.

Hicaz’da üç ilâhe (tanrıça), “Allah’ın kızları” olarak başta geliyordu. Önce Heredotos’un “Alilat” şeklinde zikrettiği Ellat (el-Lât ya da Lât) vardı. İsmi doğrudan doğruya “ilâhe” anlamına gelen Ellat’ın, Sabah Yıldızı’nı (Venüs ya da Zühre) temsil ettiği söylenebilir. Elenleşmiş Araplarsa Ellat’ı, eski Yunan tanrıçalarından Atena’yla özdeşleştirir. Ellat’ın ardından başka birtakım kaynakların Venüs ile özdeşlediği ve ismi “pek kudretli” anlamına gelen Uzzâ yer almaktaydı. Üçüncü büyük ilâhe de kader iplerini kesen makasları elinde tutan ve deniz kıyısında bir tapınağı bulunan kader tanrıçası Menât’tı. Kırmızı akik sûretli Hübel ise, Mekke’nin büyük tanrısıydı.[9]

Bu putların tıpkı Nuh kavminin putları gibi dışarıdan mı getirildiği ya da Mekke’de mi icat edildiği konusu çok açık değildir. Kelimelerin etimolojik yapılarından hareketle bu putların Araplar tarafından icat edildiği söyleniyorsa da bir teze göre Mekkelilerin tapındıkları bu putların tarihi M.Ö. 400 ile M.S. 200 yılları arasında bugünkü Suriye yöresinde yaşayan Nebatilere kadar gider.

Lat
Nebâtiler döneminden kalma bir aslan üzerindeki Lât, Menât ve Uzzâ tasviri.

Nebatiler, Fırat ırmağından Kızıldeniz’e kadar uzanan ve Suriye ile Arabistan arasındaki sınır bölgesindeki vahalardaki yerleşimleri kapsayan ve “Nebate” ismi verilen alanda yaşayan kadim semitik, güney Ürdün’lü, Kenan’lı ve kuzey Arabistan’lı Araplardan oluşan bir topluluktur. Bunlar, “Allat”, “Manotu”, “Hubalu” ve “Uzzâ” diye isimlendirdikleri birtakım tanrı ya da tanrıçalara tapınırlardı. Tanrı kültleri için ise “bayta” dedikleri kutsal mekânları mevcuttu. Tanrılar, genellikle “abstrak” denilen dikili taşlar ile sembolize edilirlerdi. Bu bilginin doğru olması halinde bu putların da tıpkı yukarıdakiler gibi Mekke’ye dışarıdan ithal edilmiş olmaları kesinlik kazanacaktır. [10]

 Uzzâ put-tanrısının asıl tapım yeri, Mekke ile Taif yolu üzerinde, Nahle vadisinde ve üç yayvan akasya ağacının içindeydi. Menât, bir ölüm kaderi tanrıçasıydı. Mekke’nin kuzeyinde, Medine yolu üstünde ve Musallah tepesinin yanında bulunuyordu. Kız çocukları, bu puta kurban ediliyordu. Lât putu da Kâbe’de bulunmaktaydı.

Al-Lât, Al-İlâhât deyiminden geldiği söylenmektedir. İlâhe (tanrıça) anlamı taşır. Yunan tanrıçası Aphrodite (Afrodit)’ye “Alilat” ya da “Alilatta” diyorlardı. Herhalde Afrodit’e telmihen bu puta Lât deniyordu.[2]

Ebu Ubeyde gibi bazı âlimler, bu putların taştan putlar olup, Kâbe’nin içinde bulunduklarını söylemişlerse de, başka mekânlarda kurulan özel puthanelerde de bu putların bulunduklarını gösteren rivayetlere rastlanmaktadır. Kâbe içinde Hübel gibi diğer putların bulunması sebebiyle, yukarıda isimleri sayılan putların özel hanelerde bulunan putlar olması gerekir. Lât için Tâif’te, Uzzâ için Nahle’de ve Menât için de Kudeyd’de birer mekânın olduğu nakledilmektedir.[11]

Lat

Lât, Menât ve Uzzâ’nın bulundukları konum itibariyle birbirlerinden farklı yerlerde olduğu rivâyeti yanında, üçünün de Kâbe’nin avlusunda olduğu rivâyeti de mevcuttur. Derveze, şu delilleri öne sürerek bu üç putun da Mekke’de olduğunu söyler:

Bilindiği üzere Hz. Peygamber’in davetinin ilk önce Mekke’de başladığı ve bu ayetlerin de (Necm 53/19-20) ilk inen ayetlerden olduğu, hitabın yakına yönelik olarak sorulduğu, Mekkelilerin Lât ve Uzzâ adına yemin ettikleri konusundaki bilginin sağlamlığı, Mekkelilerin bu putlara nispetle çocuklarına Abduluzzâ, Abdullât ve Abdumenât isimlerini koymalarının onların putlara mabud gözüyle baktıklarını, Ebû Cehil’in “Muhammed sizi Lât ve Uzzâ’dan döndürmek istiyor” ve Ebû Süfyân’ın da Uhud Savaşı sonunda Müslümanlara karşı “Bizim Uzzâ’mız var, sizin Uzzâ’nız yok” demesi delil olarak gösterilebilinir. [12]

Cahiliye döneminde insanlar, kabile putlarından herhangi birinin adını “onun kulu” şeklinde çocuklarına isim olarak veriyorlardı. Nitekim kaynaklarımızda Abdu’l Yağus, Abdu’l-Lât, Abdu’l Uzzâ, Abdu’l Menaf, Abdu’l Menât, Teymu’l-Lât, Zeydu’l-Lât, Zeydü’l Menât, Abdu’ş-Şâruk gibi erkek isimlerinin yanında Emmet’u-Uzzâ (Uzzâ’nın cariyesi), Evs’u-Menât gibi (Menât’ın armağanı) kadın isimlerine de rastlanmaktadır.[13][14][15][10] Hatta “Bismillâti ve’l- Uzzâ” sözü, yemin ifadesi olarak kullanılmıştır.[11]

Yâkûtu’l-Hamevî, “Mu’cemü’l-Büldân“da Uzzâ’yı anlatırken şu fıkraya da yer verir:

“Kureyşliler Kâbe’yi tavaf ederken “Lât, Uzzâ ve üçüncü olarak da öteki put Menât hürmetine, çünkü onlar ulu kuğulardır, herhalde onların şefaatleri umulur.” diyorlar ve de onları Allah’ın kızları kabul edip şefaatlerini bekliyorlardı. Peygamber (sav)’e risalet vazifesi verilince “Siz de gördünüz değil mi Lât ve Uzzâ’yı? Üçüncü olarak da diğer putunuz Menât’ı? Demek size erkek, Allah’a dişi öyle mi? Öyle ise bu çok insafsızca bir taksim! Onlar, hiçbir şey değil, sırf sizin ve babalarınızın uydurduğu kuru isimlerdir. Allah, onlar hakkında hiç bir delil indirmedi.” âyetleri indirildi.”

Bu nakilden Garanik meselesinin kökeni de anlaşılmış olmaktadır. “Garanik” kelimesi, çoğul bir kelimedir. Tekili “gurnuk” gelir. Gurnuk, kuğu kuşu denilen beyaz bir su kuşudur ki kazdan daha büyük, uzun boyunlu ve güzel endamlı bir kuştur. Sîmten denilen beyaz, güzel ve dolgun bedenli taze dilberlere de kuğu ismi verilir. Gönül alıcı bir rüzgâr estiğinde deprenip oynayan yumuşak saçlara da “garanika” ya da “garanikiyye” denilmektedir. İşte müşrikler, beyaz taşlardan yaptıkları putlarını böyle şâirâne bir teşbih (benzetme) ile yüksekte uçan kuğu kuşuna benzeterek onların şefaatlerini umuyorlardı.

Arapçada isimler, ya müzekker (erkek) ya da müennes (dişi) olur. Fakat müşrikler, putlarına hep müennes isimler vermişlerdi. Özellikle Allah adına dikildiği iddia edilen söz konusu putlar, müennes isimliydiler. Müşriklerin kanaatine göre, putlar ilâhî kuvvetlerin ve meleklerin sûretleridir. Melekler de (hâşâ) Allah’ın kızlarıdır. Bu yüzden müşrikler; “Biz onların sûretlerini yapıp müennes isimler vererek, onlara taparız. Böylece de bu putları Allah’ın yanında şefaatçi kabul ederek yardımlarını bekleriz.” diyorlardı. Nitekim şu iki âyet, onların durumlarını dile getirmektedir: [11]

وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ

“...Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.” (Yûnus, 10/18)

مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَٓا اِلَى اللّٰهِ

“Biz bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.” (Zümer, 39/3)

Bu konuda Taberi şöyle der: “El-Lât, Allah lafzından alınarak sonuna müenneslik (dişilik) tâ’sı getirilmiştir. Müzekkere Amr. Müennese Amre, erkeğe Abbas, dişiye Abbâse denildiği gibi. Müşrikler putlarına Allah’ın isimlerini vererek Ellât’ı Allah, Eluzza’yı da Allah’ın el-Aziz isminden almışlardır.”

Râzî’nin görüşü de şöyledir: “Ellât, ’in müennesidir.” Aslı, idi, ancak te’niste hâ üzere durulup şeklini aldı. Sonra da kelimede bulunan iki “ha“dan birisi hazfolunarak, iki asıl harf ile bir te’nis tâsından ibaret kaldı. Bu te’nis tâ’sı da kelimenin aslı gibi kabul edilerek “zâmâl“ın müennesi “zâtimâl” gibi oldu.

Kelimenin türetilmesi konusunda başka görüşlerden de bahsedilmiştir. Etrafında toplanılmak ve dolaşılmak mânâsında aslından şeklinde olduğu söylendiği gibi, kırâet-i aşere (on kırâet) imamlarından Yakub’un Ruveys rivayetinde tâ’nın şeddesiyle okuması ’ın ’den türetildiğini de göstermektedir. Döğüp ezmek ve bulamak manalarına gelmektedir. Anlatıldığına göre vaktiyle bir adam yağ ile kavut yapıp halka yedirirmiş ve yiyenler de gelişirlermiş. Derken o zât mabud telakki edilip, onun sûretinde bir put yapılarak Lât ismi verilmiştir.

Râzî, bu hikayeye göre Lât’in, erkek olduğunu söylüyorsa da “suret” te’vili ile yine müennes olmalıdır. Zira âyetin ifade tarzından hep müennes oldukları anlaşılmaktadır. Uzzâ da belli ki “eazzın” müennesi olarak azîze demektir. Menât ya kader, ölüm ya da ilâh mânâsına “Menâ“dan alınmıştır, ya da İbn kesir kırâetinde şeklinde okunması sebebiyle den alınarak, yanında kurban kanlarının dökülmesi ya da kendi inançlarına göre yağmur ümid edilmesi gibi bir düşünce ile bu isim verilmiştir.[11]

Meleklerin varlığına inan Araplar, bunların “Allah’ın kızları” olduğunu iddia ediyorlardı. Bundan dolayı bazı putlarını melek şeklinde tasvir etmişlerdi. Mekke’nin fethi esnasında Kâbe’nin içinde melek şeklinde çizili olan tasvirlerin bu putlar olması ya da [16] Lât, Menât ve Uzzâ’yı “Allah’ın kızları” olarak kabul ettikleri bilindiğine göre bu putları da melek olarak tasavvur etmiş olmaları uzak bir ihtimal değildir.[17]

İslam öncesi Arapları, [18] özellikle de Arapların önde gelenlerinden Huzâa ve Kinâne kabileleri, [19] Lât, Menât,Uzzâ gibi tanrıçalarla dişi olarak tasavvur ettikleri meleklerin “Allah’ın kızları” olduğuna inanıyorlardı. Bu tür inançları kökten reddeden Kurân, Allah’ın her tür eksiklikten uzak olduğunu (subhânehû) ve dolayısıyla kendini ve cinsini devam ettirmek anlamında ancak “yaratıklar“a yakıştırılabilecek “döl” ya da “soy” kavramının içinde taşıdığı tamamlanmamışlık vasfından da münezzeh olduğunu ifade etmektedir: [18]

57. Onlar, kızları Allah’a nispet ediyorlar — ki O, bundan uzaktır — kendilerine ise, canlarının istediğini.

58. Onlardan biri, kız ile müjdelendiği zaman içi öfke ile dolarak yüzü simsiyah kesilir!

59. Kendisine verilen kötü müjde (!) yüzünden halktan gizlenir. Şimdi onu, aşağılanmış olarak yanında tutacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? Ne de kötü hüküm veriyorlar! (Nahl 57-59)

 Ayrıca bu ayetlerde Câhiliye Araplarının erkek evlâtlarla kızlar arasında bir değer ayırımı yapmaları ve bu temelsiz anlayışa göre erkek çocukların kendi has evlâtları olduğunu büyük bir gururla ifade ederken ikinci sınıf varlıklar olarak gördükleri kızları, başlarından atarcasına Allah’a nisbet etmeleri de dolaylı olarak eleştirilmiştir.[19]

Kimi kaynaklara göre bu üç putun adları, Allah’ın isimlerinden deforme olarak gelmiştir. Allah → el-Lât, el-Mennan → el-Menât, el-Aziz → el-Uzzâ gibi.[20] Putların bu isimleri Kurân’da zikredilerek (Necm 53/19-23) müşrik toplumun aslında yaratıcı olarak da bildikleri Allah-u Teâlâ’ya şirk koşmaları bir tarafa, kendilerince utanç nedeni olarak gördükleri kız çocuklarını O’na yakıştırmalarının kendi içerisinde tutarsız ve bir o kadar da insafsız bir tutum olduğuna vurgu yapılmaktadır.[21]

Lat
Palmira Lat’ı

Lât

Lât, İslamiyet’ten önce Kâbe’deki putlardan biridir.[22] İslâm’dan önce Arap çok tanrıcılığında, Allah ile insanlar arasında aracılık işlevi yüklenmiş olan ikinci derecedeki tanrılardandır.[23]

Lât kelimesinin iki farklı etimolojisi söz konusu edilmektedir. Arap yazarları, Lât adını “kırıp ezmek, karıştırmak, yoğurmak” anlamındaki “lett” kökünden türetmektedir. Arapçada özellikle arpa, nâdiren de buğday ununu su ya da yağla karıştırmaya “lette’s-sevîk”, bu işi yapana da “lât” denilmektedir.[23]

Rivayetlere göre bu put, Sakif Kabilesi’nin putuydu. Tâif’te kare şeklinde bir kaya parçasından ibaretti. Katade’den gelen bilgiye göre ise, Lât, Tâif’de bulunan bir evdi ki, Kureyşliler ona tapınırlardı. Ancak İbni Abbas, Mücahid ve Ebu Salih’ten gelen bilgiye göre, “Lât” kelimesi, Arapça لت (lette) fiilinin ismi faili olup, “arpa ya da buğday ununu yağ ve benzeri bir şeyle karıştırıp çorba yapan kişi” anlamına gelir. Bu bilgiye göre ‘Lât’ kelimesi, hacılar ya da müşrikler için bu şekilde çorba yapan bir adamın sıfatıydı. Bu adam ölünce bazı insanlar
önce onun kabrine büyük bir saygı gösterdiler, sonra da tapınmaya başladılar.[10]

Yine rivayetlere göre,  hazırladığı yemeği Tâif’teki bir kayanın yanında orayı ziyarete gelenlere ikram etmeyi âdet haline getiren bu kişi Lât diye adlandırılmış, ölünce de kabri ziyaret yeri haline gelmiş ve kendisine tapınılmıştır. Bu kişinin Sakīfli olduğu ve Amr b. Lühayy tarafından putlaştırıldığı ya da Amr b. Lühayy’in kendisi olduğu da nakledilmektedir. İbnü’l-Kelbî ise Tâif’teki kayanın yanında buğday dövmeyi âdet edinmiş bir Yahudiden bahsetmektedir. [24][23]

Kuşkusuz İslam öncesi dönemde Tâif, neredeyse Mekke’ye eşdeğer bir öneme sahipti. Tâif’in bu gücünden istifade etmek isteyen Amr b. Luhay, paganizmi yeniden şekillendirirken burayı da unutmamıştır. “Allah’ın yazın Tâif’te yaşadığını ve Tâif’e Lât’ın vücuduna hulûl ettiğini; kışın ise Havran Bölgesinde ise Uzzâ’ya hulul ettiğini söyleyerek” hem Kureyş’in hem de Sakif’in tanrılarını yüceltmek sûretiyle her iki kabileye ayrıcalık tanımıştır.

Kuşkusuz bu durum, Kureyş Kabilesi ile Sakif’i denk hale getirdiği gibi Lât’ı neredeyse Kâbe’ye eşit bir hale yükseltmiştir. Buraya da diğer bölgelerden hacca gelenler olduğu gibi Kâbe için var olan müesseselerin tamamı Lât için de oluşturulmuştur. Nitekim kare biçiminde işlenmiş bir taş olan Lât’ın üstüne bir de ev inşa edilmiş, üstü örtülmüştür.[14]

Tanrıya tereyağı, un ya da tahıldan mâmul takdimelerin sunulması, Sâmî geleneğinde bilinmektedir. Sunağın bekçisi (sâdin), bu tür malzemelerden yiyecekler yapıyor ve kutsal yemeğe katılımlarının bir sembolü olmak üzere ziyaretçilere ikram ediyor yahut satıyordu. Dolayısıyla Tâif’teki kutsal kayanın yanında yerleşmiş, kendisine getirilen kadınların suçluluk ya da suçsuzluğunu tesbit için bu uygulamayı yapan bir Yahudi kohen ya da bir Arap kâhin düşünülebilir. Takdim edilen arpa unundan bir avuç ateşe atılıyor, kalanıyla da din adamı, yolculara satmak ya da vermek üzere pide yahut başka yiyecek yapıyordu.[25][23]

Lat, aslan, lion
Lat’ın aslanı.

İkinci etimolojiye göre “lât” kelimesi, “tanrıça” anlamına gelen “el-ilâhe”nin bozulmuş şeklidir ya da Allah lafzının sonundaki “-he” harfi kaldırılarak yerine müenneslik (dişilik) eki olan “-tâ” harfi getirilmek sûretiyle oluşturulmuştur.[26] Fakat Lât için Rabbe ya da Tâğıye denildiği halde ilâhe sıfatı hiç kullanılmamakta, özellikle şiirde ilâhlaştırılan güneş ilâhesi diye nitelenmektedir.[23]

Bu görüşe göre Lât kelimesi, ‘Allah’ lafzının müennes şeklidir. Araplar kendi putlarına Allah’ın sıfatlarını veriyor, sonuna da dişilik edatı olan ‘-ta’yı ekliyorlardı. Böylece ‘Allah’ isminden ‘el-Lât’, O’nun ‘el-Aziz’den ‘el-Uzzâ’, ‘el-Mennân’ isminden ise ‘el-Menât’ sıfatını geliştirmişlerdi. Çünkü meleklerin Allah’ın kızları olduğuna inanan Araplar, bu putların da o meleklerin resimleri olduğuna inanıyorlardı.[10]

Diğer taraftan Lât ile el-ilâhe arasında bir türetme ilişkisinin bulunmadığı, ayrıca sonundaki “-tâ” harfinin dişililik takısı olmayıp kelimenin asıl harflerinden olduğu gerekçesiyle bu etimolojilere karşı çıkılmaktadır.

“Lât” kelimesinin Akkadca’daki Tanrı ismi El’in müennesi olan Ilat’ın bir varyantı olduğu da düşünülebilir; ancak ilâhe gibi Ilat’ın da güneşle (şems) aynîleştirilmesine karşılık Lât’ın güneşle ilgili bir özelliği yoktur.

“Lât” kelimesi, Herodot’ta “Alilat”, Akkadça metinlerde “Allatum” şeklinde geçmekte, ayrıca Safevî, Palmir ve Ârâmî metinlerinde yer almaktadır.[27] Kelimenin Arapçada “yönelmek” anlamındaki “leyy” kökünden geldiği, insanlar ona yöneldikleri ve onu tavaf ettikleri için bu ismi aldığı da ileri sürülmekte, [28] daha başka etimolojilerden de söz edilmektedir.[29][23]

Etimolojisi ne olursa olsun İslâm öncesi Arap toplumunda Menât ve Uzzâ ile birlikte Lât, en çok saygı gören putlardandı. Lât, Semûd kavminin soyundan gelen Sakīfliler’in de putuydu ve Mekke’den tapınağının bulunduğu Tâif’e, el-Batrâ’dan (Petra) Hîre’ye, Halep’ten Tedmür’e (Palmira) kadar Yakındoğu coğrafyasının her yerinde kendisine saygı gösteriliyordu. Bulunduğu çevreye göre farklı şekiller alıyor, Tâif’te kare biçiminde beyaz bir taşla, Tedmür’de gerçek bir kraliçe heykeliyle, hatta kıllı vücutlu, buruşuk aslan burunlu, yırtıcı kuş kanatlı ve ayaklı, elinde yılan olan bir kadın şeklinde tasvir ediliyor, [30][31] Helenistik etkiyle Astarte gibi bir deniz ya da Athena gibi bir savaş tanrıçası haline dönüşüyordu. [32][23]

Eski Irak bölgesi putlarından olan Lât, Hz. Peygamber’den yaklaşık 1000 yıl öncesine kadar Arap Yarımadası’nın putudur. Bu isim, Nebât, Lihye ve Semud yazıtlarında “el-Lât”, “el-Let” şeklinde olup, bu yazıtlar, bi’setten 300 ila 800 yıl önce yazılmıştır. Derveze, Lât isminin, Allah lafzının müennesi olduğu görüşünü kabul etmemekte; Allah lafzının “vehile”, “elîhe” ya da “lâhe”’den türemiş olabileceğini, Lât putunun ise Arap Yarımadası’ndan Irak’a ya da Irak’tan Arap Yarımadası’na gelmiş olduğunu söylemektedir.[12]

Lat
Lât’a ait bir rölyef.

Lât’a tapınma, oldukça eskilere dayanmaktadır ve Güney Arabistan kökenlidir. Lât, muhtemelen eski Yunan mitolojisindeki biri olmalıdır ve Apollo ile Artemis’in annesi olan yarı-tanrıça Leto’nun bir prototipidir.[33]

Menât ve Uzzâ gibi Lât da Kudüs tapınağına Menasseh tarafından konulan [34] ve Yoşiya tarafından yıktırılan [35] kıskançlık putu Astarte’nin şekillerinden (avatar) biridir; aynı unvan Ugarit metinlerinde Aşera için söz konusudur. Bu husus dikkate alındığında arpa ya da buğday unundan yiyecek şeyler yapma işi, Eski Ahid’deki “kıskançlık takdimesi” adı verilen ve sadece arpa unundan yapılan bir İbrânî uygulamasını [36] hatırlatmaktadır. [37]

Lât, hiç kuşkusuz, Hicaz’ın en etkili putlardan biridir. Kavram olarak “Allah” kelimesiyle aynı kökten türetilmiş olan Lât, dişil bir nitelikte olup “Allah’ın kızı” olarak kabul edilirdi. Her ne kadar Tedmurlular (mö. 1.yy/ms. 634) dönemine kadar uzanan bir geçmişe sahip olsa da rivayetler onu Tâif’e yerleştirmiş, kült merkezinin burası olduğunu iddia etmiştir.[38]

 “Mu’cemu’l-Büldân“da anlatıldığına göre Lât, Tâif’teydi. Sakif kabilesi, beyaz bir taş üzerine onun beytini kurmuş, ve ona bakıcılar tayin etmişti. Başta Kureyş olmak üzere bütün Araplar ona hürmet ederlerdi. Bakıcıları da, Sakif kabilesindendi. Yeri, bugünkü Tâif Mescidi’nin sol minaresinin bulunduğu taraftaydı.[11]

Lat tapınağının Tâif’in neresinde olduğuna gelince; putlarla ilgili geniş tetebbuata sahip olan İbn Kelbî, Tâif’in Müslümanların hâkimiyetine geçmesinden sonra buranın camiye dönüştürüldüğü, hatta caminin minaresinin Lât’a ait olan taşın bulunduğu mekânda yer aldığını söylemektedir. Şayet bu bilgi doğru ise Müslümanların, karşı oldukları bir inanca ait olsa bile her zaman tapınaklara saygı göstermiş, onu yine bir tapınak olarak kullanmış olduklarını da göstermektedir. Dahası bununla da kendilerinden sonra gelenlere bir mesaj vermiş olmalılar.

Tâif dışındaki diğer Lât tapınakları hakkında yeterli bilgi olmasa da burasının bir yatır olduğu anlaşılmaktadır. Bu yatır, Mekke’ye Tâif üzerinden hacca gelenlere şehrin bir kenarında oturarak kendi el değirmeniyle öğüttüğü unu kuru üzümle pişirip ikram eden şahsa aitti. “İnsanlar ikramın kuludur” cümlesinde ifadesini bulduğu gibi, burada karınlarını doyuran şahıslar bahis mevzuu zatı unutmamışlar, vefat edince daha önce hizmet verdiği mekâna gömmüşler ve bunun Lât denilen tanrı olduğunu iddia etmişlerdir. Üzerine beyaz bir mermer konduğu için de beyaz bir taş olduğu iddia edilen Lât, özelde Tâif ve Sakif kabilesi, genelde ise bütün Araplar tarafından tanrı olarak kabul edilmiştir.[38]

En ilkel şekliyle Hicaz’da bulunan Lât, sadece, altında hediyelerin muhafaza edildiği bir çukur bulunan dört köşe, nakışlı, beyaz bir kaya parçası şeklinde tasvir ediliyordu. Buraya Lât’ın bekçiliğini yapan Sakīf kabilesinden Attâb b. Mâlik oğulları, tıpkı Kâbe gibi üzerinde örtü bulunan ve “beytü’r-rabbe” denilen bir bina yapmışlardı, ayrıca tapınağın görevlileri ve bekçileri vardı.[23]

Lât, Tayy Kabilesi’nin putu olup dört köşe bir kayadan oluşturulmuştu. Bu kayanın üzeri örtülmüş, herkes ona saygı göstermeye başlamıştır. Araplar, ona nispetle “Taym al-Lât” ve “Zeyd al-Lât” gibi isimler kullanmaktaydılar.[39]

Aynen Kâbe gibi sidanesi ve hicabesi de bulunan Lât’ın sidaneliğini Sakif kabilesinin Benu Muattiboğulları yapmaktaydı.[14] Hatta örtüsü bile Kâbe gibi yılda bir kez ve büyük bir ihtimalle de törenle değiştirilirdi. Etrafında bir de metaf alanı olan Lât’ın çevresinde tavaf da yapılırdı. Haremi de bulunan Lât, yağmur tanrısı olarak kabul edilmekteydi. Cahiliye döneminde yarımadanın çeşitli bölgeleri sıcaktan kavrulup su bulunmazken buranın serin ve suyunun bol olması, hatta sürekli yağmur alması Lât’a istinat edilirdi. Bu durum Lât’ın ününe ün katmış olmalıdır.[38]

Lat

Kureyşle birlikte bütün Arapların saygı gösterdiği Lât’a ait Hicaz’ın değişik yerlerinde sunaklar mevcuttu. Bunlardan biri de Nahle’de bulunuyordu. Sakīfliler’in her seferden dönüşte öncelikle ziyaret ettikleri bu tapınağa gelenler sadece kurban takdimiyle yetinmiyor, tavaf da yapıyorlardı. Lât’ın tapınağının bulunduğu vadide Mekke’deki Harem’e  karşılık gelen kutsal bir bölge vardı ki burada da ağaç kesmek ve avlanmak yasaktı.

Lât’ın Tâif’teki önemi, sunağının bulunduğu bu şehrin ekonomik ve turistik cazibesinden kaynaklanıyordu. Kureyşliler ile Sakīfliler arasındaki rekabet ve düşmanlık sebebiyle Tâif’teki beyaz taş, Mekke’deki siyah taşın (Hacerülesved) karşılığı kabul edilmiş ve Tâif, bir tür hac mekânı olmuştur. Kabileler arası görüşmeler sonucunda Kureyşliler, Tâiflilere karşı olmalarına rağmen Lât kültünü benimsemişlerdir. Uzzâteyn (iki Uzzâ) diye adlandırılan Lât ve Menât , eskiliklerine rağmen en önemlileri olan Uzzâ’nın kızları olarak kabul edilmiştir.

Lât’ın sunağı Hz. Peygamber’in emriyle yıkılmış, bu sırada başlarına bir felâket gelmesinden kaygılanan Sakīfliler yıkım işini korku içinde izlemişler, kadınlar örtülerini yırtarak dövünmüşlerdir. Mugīre b. Şu‘be’nin görevlendirildiği yıkım işi tamamlanınca Resûlullah’ın emriyle oradaki altın ve değerli taşlardan oluşan hazine Ebû Süfyân’a verilmiştir.[23]

Kurân-ı Kerîm’de Lât ismi, Uzzâ ve Menât ile birlikte anılmaktadır.[40] Hadislerde müşrik Arapların Lât, Menât ve Uzzâ’ya yemin ettikleri, yanlışlıkla Lât ve Uzzâ’ya yemin eden kişinin hemen kelime-i tevhidi söylemesi gerektiği belirtilmekte, Lât ve Uzzâ’ya tapınılıncaya kadar kıyametin kopmayacağı bildirilmektedir. [41][23]

Kurtubi’de yer alan bir başka bilgiye göre ise, Lât putu, Menât’tan sonra icat edilmiş olup kare şeklinde bir taştı.[10] Güneşin bir parçası, çıplak kadın, at olarak da tasvir edilirdi.[1] İnsanlar Lât’a çok değer verdikleri için çocuklarına Lât’ın kulları anlamında “Zeydullat” ve “Teymullat” isimleri vermekteydiler.[14] Sakif kabilesinden Attab b. Malik’in oğulları, bu putun bekçileriydi. Onlar, bu putun üstüne bir bina yapmışlardı.

Kureyş ve tüm Araplar, ona saygı gösterirlerdi. Araplar çocuklarını Zeydu’l-Lât, Teymu’l-Lât diye isimlendirirlerdi. Bu put bugün için Tâif Mescidinin sol minaresinin yerindeydi. Sakif kabilesi Müslüman oluncaya kadar Lât putu da yaşatıldı. Sakif’in Müslüman oluşundan sonra Resulullah tarafından gönderilen Ebu Süfyan b. Harb ile Muğire b. Şu’be, onu yıkarak ateşe vermiştir.[10][14]

Menat
Menât

Menât

İslâm’dan önce Arap putperestliğinde üstün varlıkla (Allah) insanlar arasındaki aracı tanrılardan biri de Kurân’ın bildirdiğine göre, [42] putperest Araplar tarafından Allah’ın kızları olarak kabul edilen Lât ve Uzzâ ile birlikte Menât adlı puttur. Menât, Sâmî panteonunun en eski ilâhlarından biridir. Onun adına, Babilonya verimlilik ilâhesi İştar’ın isimlerinden biri olan “Menutum” şekliyle Sargon öncesi dönemde de rastlanmaktadır.[43][44]

Menât ya da Manah, Arap mitolojisinde bir tanrıça. İslam öncesi Arabistan’da tapılan tanrıçalardandır, özellikle Mekke şehrinin üç baş tanrıçasındandı. İslam dininin kutsal kitabı Kurân’da da geçer. Putlar Kitabı`na (Kitab el-Esnam) göre İslam öncesi dönemde Araplar Manat’ın kader tanrıçası olduğuna ve üç baş tanrıçanın en yaşlısı olduğuna inanırlardı. O dönemlerde bu üç baş tanrıçanın Tanrı’nın kızları olduğuna inanılıyordu. Petra’daki Nabatlılar onu Manawat ismiyle anıyor, onu Greko-Romen tanrıça Nemesis ile denk tutuyor ve Hubal’ın karısı olduğuna inanıyorlardı.

Putlar Kitabı’na göre, Menât, İslam öncesi dönemdeki Arap putlarından en eskisiydi. Ayrıca eser, Mekke’ye Menât adına yapılan bir tür hacdan da bahseder. Yine aynı eserde sahabelerden Hz. Ali’nin Manat’ın putunu yok ettiği anlatılır.[45]

Menât kelimesinin nereden geldiği hakkında tartışma bulunmaktadır. Cevad Ali, bu kavram ile “mina” sözcüğü arasında bir bağ kurarken İz b. Abdusselam, üzerinde çokça kurban kesildiği için bu ismi aldığı kanaatindedir.[46] Birbirine zıt olmayan bu iki iddianın ikisi de kavramın kökeni hususunda kesin bir bilgi vermekten uzaktır. Kader tanrısı olarak tebellür etmiş olan Menât, temelde Ezd kabilesinin tanrısı olup daha çok bu kabilenin iki kolu olan Evs ve Hazrec halkı tarafından tanrı olarak kabul edilmiştir.[47]

Hatta onlar Mekke’ye hacca gidince herkesle birlikte vakfeye durur, ancak saçlarını tıraş edip ihramdan çıkmazlardı. Tavaf bittikten sonra Kudeyd’e Menât’ın huzuruna gelirler, onun katında saçlarını tıraş ederek vakfeye durur ve ihramdan çıkarlardı. Böyle yapmama-ları durumunda haclarının tamamlanmış olmayacağına inanırlardı. Kureyş de dâhil olmak üzere Arapların neredeyse tamamı tarafından tanrı olarak kabul edilen Menât’ın sidaneliğini ise Ezd kabilesinin kollarından Ğutâridoğulları yapmaktaydı.[48][38]

Kurân’da “menât” kelimesi, elif (ا) harfiyle olduğu gibi vav (و) harfiyle “منوة” olarak da yazılmaktadır ki Lihyânî dilinde “manât” ve Nebâtî dilinde “manawatu” şeklindedir.[49][50][51] Milâttan önce 5 ve 9. yüzyıllara ait Lihyânî metinlerinde Allah ve üç ilâhe inancına tesadüf edildiği gibi Semûdî ve Nebâtî belgelerinde de Menât adı geçmektedir.[52]

Kitâb-ı Mukaddes’te “mnv” kökündeki “v”, “i” harfine dönüşmekte ve kelime “Meni” şeklini almaktadır. Sallier papirüsünde Meni, Mısır dininde tanrı Ptah’ın evindeki dokuzlu tanrı grubunda yer alan bir Sâmî tanrısı olarak takdim edilmektedir.[53] Meni, Bâbil esareti sonrasında bazı Yahudilerin taptığı kader kısmet putunun adıdır ve Menât’ın karşılığı olarak kabul edilmektedir.[44]

Gerek Menât gerekse Meni isminin kökeni olan ve bütün Sâmî dillerde bulunan “mnv” (mny) kökü “saymak” yani “hayatın günlerini saymak”, dolayısıyla “ölüm” (meniyye) ve “paylaşmak” (herkese hissesini vermek, dolayısıyla kader, tâlih) anlamlarına gelmektedir.[54][44]

Müslüman dilciler de “Menât” kelimesinin “kader” ya da “ölüm” mânasındaki “mnv” (mny) kökünden gelmiş olabileceğini belirtmektedir.[55] Kelimenin “kesmek” anlamına geldiği, taştan özel bir şekilde kesildiği için Menât’a bu adın verildiği de nakledilmektedir.[56] Yâkūt ise Menât’ın “kader, ölüm” ya da “imtihan” mânasındaki menâdan gelmiş olabileceğini belirtmektedir.[57]

Menât kelimesi, dengi olan Grek-Roma kader tanrılarının isimleriyle (Tukhai ve Fortunae) aynı anlamdadır. Bu kullanım, Semûd ve Nebâtî dillerinde de vardır.[58] Palmir’de Menât kader tanrıçası Nemesis gibi bir platform üzerine oturmuş, elinde bir âsa tutar vaziyette tasvir edilmiştir.[59][44]

İbnü’l-Kelbî’ye göre Menât, Arapların taptıkları putların en eskisiydi ve bütün Araplar ona saygı gösteriyordu. Fedek’te olduğu da rivayet edilmekle birlikte [60] Menât, Mekke ile Medine arasında Kudeyd’e yakın, Medine’ye 15 km. mesafedeki Müşellel denilen yerde deniz kenarında Hüzeyl kabilesine ait siyah bir kayaydı. Menât’a ait bir ev, hediyelerin konulduğu bir oda ve bekçi vardı.

Menât’ın bir kayadan ibaret olduğu, kesilen kurbanların kanları orada akıtıldığı için bu adın verildiği ileri sürüldüğü gibi taştan yontulmuş, deniz kenarında dikili bir heykel olduğu da nakledilmektedir. Menât sunağında kurban kesilmesi onun yağmur yağdırması içindir. Bu da gösteriyor ki Menât, rüzgârı estiren, bulutları getiren ve yağmur yağdıran bir tanrıdır; dolayısıyla onun deniz ve su ile alâkası vardır ve belki de bu sebepten onu sembolize eden kaya, deniz kenarına dikilmiştir.[61]

Menat, en eski dişi ilahtı. Siyah bir taş üzerindeydi. O, Mekke Medine arasında Kudeyhe bölgesinde Musellel denilen yerde deniz kenarında dikildi ve onun için tapınak yapıldı. Evs ve Hazrec Kabileleri ona en fazla saygıyı gösterdi.[62]

Putlar içerinde en eskisi Menât’tı. Bu ismin ona önünde kurban kanları akıtıldığı için verildiği söylenir. Tefsircilere göre bu kelime, “nev” kökünden türemiştir. Derveze, buna dayanarak Arapların istedikleri her şey için ayrı putlar edindiklerini ifade eder. Araplar bu puta atfen çocuklarına “Abd Menât” ve “Zeyd Menât” gibi isimler koyarlardı. Menât, Mekke ve Medine arasında bulunan el-Müşellel yöresindeki Kudayd’da sahilde dikiliydi.

Ona en çok saygıyı Evs ve Hazreç Kabileleri göstermekle beraber, diğer kabileler de saygıda kusur etmezler, ona kurban keser, hediyeler takdim eder ve telbiyede bulunurlardı. Menât’ın karşısında olan putlara say etmek günah sayılırdı. Ona telbiye getirenler Safâ ile Merve arasında tavaf etmekten çekinirler ve koşarak “Biz Bathâ’yı (vadinin dibini) ancak koşarak geçeriz” derlerdi.[12]

Evs ve Hazrec kabileleri başta olmak üzere Araplar buraya o kadar çok önem veriyorlardı ki Menât’ı ziyaret edip başlarını tıraş etmedikçe Mekke’de yaptıkları haccın tamam sayılmadığına inanıyorlardı.[44]

Köken itibariyle Semudluların Menvât putuna dayandığı sanılan Menât ile Kenanîlerin kader tanrısı Mena’nın aynı put olduğu tahmin edilmektedir. Kadim bir tarihe sahip olmakla birlikte İslam tarihi kaynakları tarafından Mekke ile Medine arasında yer alan el-Muşellel bölgesindeki Kudeyd’e yerleştirilmiş ve buranın Menât’ın merkezi olduğu iddia edilmiştir.[63] Ancak Kudeyd’deki Menât’ın Hicaz paganizmi konusunda önemli değişikliklere imza atan Amr b. Luhay’a dayandırılmış olması, onun nispeten geç döneme ait olduğunu göstermektedir. Bu da Kudeyd’in Menât’ın asıl merkezi olmadığını, bir Menât tapınağı olduğunu akla getirmektedir.[38]

Bu konuda da “Mu’cemu’l- Büldân”da (Putlar Kitabı) şu bilgiler mevcuttur:

“Menât, Medine ile Mekke arasında Muşellel nahiyesinde bulunan Kudeyd isimli mevkide, deniz sahilinde dikili bir putun adıdır. Bu put, diğer putların hepsinden önce dikilmiştir. Bunu ilk defa dikenin Amr b. Lühayyi Huzâî olduğu, onu Şam tarafından getirip Kâbenin etrafına diktiği rivayet edilmektedir.

Bu put, Huzeyl ve Huzaa’nın putuydu, ancak Kureyş ve diğer Araplar da ona tapar, kurban ve hediyeler takdim ederlerdi. Bu putun daha sonra Kudeyd’e dikildiğini, Evs ve Hazreç kabilelerinin onu ziyaret etmedikçe hac ibadetlerinin tamam olduğuna inanmadıkları nakledilmektedir. Nihayet hicretin 8. fetih yılında Resulullah, Medine’den 4 ya da 5 gün ayrıldıktan sonra Ali b. Ebî Tâlib’i Menât’ı yıkmak üzere gönderdi. O da gidip yıktı ve ne varsa hepsini alıp getirdi. Getirdiği şeyler arasında Mıhzem ve Resub adında iki de kılıç vardı. Resulullah, onları Hz. Ali’ye verdi. Bunlardan birinin Zülfikâr olduğu söylenir. Bu putun bakıcısı, Ezd kabilesinden Gatârif idi.”

İbn’i-Kelbî, Abdulmenat ya da Zeydulmenat isimlerinin en eski isimler olduğundan hareketle, Arapların tapındıkları ilk putun da Menât olabileceğini söyler. Bu put, Hilâl Oğulları’nın da tanrısıydı. Hişam’a göre ise, Huzeyl ve Huzaa’ kabilelerinin de putuydu. Resulullah, Mekke’nin fethi yılında Hz. Ali’yi göndererek onu yıktırdı.[2][10]

Hediye ve kurbanlar sunulan Menât, çok değerli olarak kabul edildiği için birçok Arap, “Menât’ın kulu” anlamına gelen Abdulmenat ya da Zeydulmenat ismini çocuklarına vermekteydi. [15] Hicri 8. yıla kadar Arapların ibadet ettikleri Menât, bu tarihte Resulullah tarafından gönderilen Hz. Ali tarafından ortadan kaldırılmış, birçok da ganimet elde edilmiştir. Hatta Resulullah’ın Hz. Ali’ye bağışladığı kılıç olan Zülfikar’ın da bu ganimetlerden olduğu rivayet edilmektedir.[38]

Menât Tapınağı, Mekke’nin fethinin ardından çevredeki putları yıkmak için çeşitli birliklerin gönderilmesi çerçevesinde, 16 Ocak 630 tarihinde Hz. Peygamber’in görevlendirdiği Sa‘d b. Zeyd el-Eşhelî tarafından ortadan kaldırılmıştır. Bu olayın Mekke’nin fethi için Medine’den hareket edildikten dört ya da beş gece sonra gerçekleştiği, Resulullah’ın Menât Tapınağı’nı yıkmak üzere Ali b. Ebû Tâlib’i gönderdiği, onun da tapınağı yıkıp oradan aldıklarını Resûlullah’a getirdiği, içlerinde Gassân Kralı Hâris b. Ebû Şemir el-Gassânî’ye ait “mihzem” ve “resûb” adında iki kılıcın da olduğu ve Resulullah’ın bu kılıçları Hz. Ali’ye verdiği de rivayet edilmiştir. Fakat aynı kaynaklar, bu kılıçların Tay kabilesinin putu olan Füls (Fils ya da Fels) Tapınağı’nda bulunduğunu da nakletmektedir. Bir rivayette ise putu yıkmaya Ebû Süfyân b. Harb’in gönderildiği belirtilir.

Hadislerde, ensarın Müslüman olmadan önce Menât putuna Müşellel’de ibadet ettiği ve bunun için ihrama girdiği, Müslüman olduktan sonra ise Safâ ile Merve arasındaki sa‘y konusunda şüpheye düştüğü için Bakara sûresinin 158. âyetinin indirildiği bildirilmektedir.[64][44]

Uzza
Al-Uzza Khirbet et-Tannur, Ürdün.

Uzzâ

Lât ve Menât dışında bir diğer put ise Uzzâ’dır. Zâlim b. Es’ad adındaki bir kişi bunu put edinmiş olup, mevki itibariyle Suriye Nahlesı’nın kuzeyinde el-Gumayr’ın karşısında, Mekke’den Irak’a gidişte sağda Hûrâz adlı bir vadide bulunmaktaydı. Uzzâ’ya nispetle çocuklara “Abdu’l-Uzzâ” diye isim koyulurdu. O da diğer putlar gibi ziyaret edilir, ona kurbanlar kesilir ve hediyeler takdim edilirdi.[12]

Uzzâ, Araplar tarafından ibadet edilen meşhur putlardan biridir. Bu ismin hangi kavramdan türediği tartışılsa da Beğavî, Allah’a ait olan el-Aziz sıfatından türetildiği kanaatindedir.  Cahiliye döneminde ona yüklenen misyon, bu iddianın yabana atılamayacağını göstermektedir.[38]

Uzza
Petra’daki Manitu tapınağında al-Uzzâ heykelleri

Sözlükte “çok yüce, azize” anlamındaki “uzzâ” kelimesi, “azîz“in mübalağalı şekli olan eazzenin müennes halidir. Bilhassa Kureyş ve Kinâne kabilelerine ait bir put, aynı zamanda Gatafânlılar tarafından tapınılan dikenli bir ağaç (semüre) karşılığında kullanılmıştır.[65][66] Lihyânlılar’da han-uzza, Nebâtîler’de uzzaya, el-uzza, Sâbiîler’de uzzayan biçiminde yer alır.[52] Câhiliye döneminin önde gelen putlarından Uzzâ’ya Lât ve Menât’la birlikte Allah’ın kızları ve aracıları olarak tapınılmıştır.

Taberî, eski Araplar’da putlara Allah’ın isimlerini verme âdetine uygun şekilde el-Lât’ın Allah (el-Lâh) lafzından, Uzzâ’nın da azîz isminden türetilmiş müennes kelimeler olduğunu söylemiş, Uzzâ’nın beyaz bir taşla ya da bir ağaçla yahut Tâif ya da Nahle’deki bir mâbedle özdeşleştirildiğini kaydetmiştir.[67] Wellhausen de bilhassa Lât ve Uzzâ’nın adlarına birlikte yemin edilen iki ilâhe sayıldığını, el-Lât’ın ilâhe sıfatıyla Allah’ın müennes yönüne, “çok güçlü” mânasındaki el-Uzzâ’nın da Allah’ın azîz sıfatına karşılık geldiğini belirtmiştir.[68] “Uzzâteyn” diye anılan Lât ve Menât Uzzâ’nın kızları olarak da kabul edilmiştir.[69]

Tarihsel ve arkeolojik bulgulara göre bu putlara tapınma âdeti, Arap yarımadasında milâttan önceki dönemlerden itibaren mevcuttu.[52] İbnü’l-Kelbî’nin verdiği bilgiye göre özellikle Kureyş kabilesi mensupları tarafından tâzim edilen bu putlara Kâbe’yi tavaf sırasında şu şekilde dua edilirdi: “el-Lât, el-Uzzâ ve diğer üçüncüsü Menât hürmetine; çünkü bu üçü yüce kuğulardır ve şüphesiz şefaatleri umulan varlıklardır”.[70]

İslam öncesi Arabistan’daki ilahlara dair bilgi bulmak pek kolay olmadığı gibi bulunan bilgilerin güvenilirliği de tartışmalı olabilmektedir. İlahların kökenleri ihtiyatlı bir biçimde araştırılmakta ve bâzı öneriler getirilmektedir. Nabatlıların Petra'daki Uzza'ya dair kitabelerinde Uzza'nın Venüs gezegeniyle ilişkilendirildiğine dair açıklamalar bulunmaktadır.[71]

Yahudi ve Hıristiyan inançlarında Uzza, Sefer ha-heshek'teki Metatron adındaki melek için alternatif bir isim olarak kullanılmıştır. Yaygın bir kullanım olarak, düşmüş meleklerden Semyaza (Şemyaza olarak da yazılır) ya da Yahudilerin Mısır'dan çıkışı sırasında Yahudileri toplayan Mısır'ın üç koruyucu meleğinden (Rahab, Mastema ve Duma) biri olarak bahsedilir. [72] Efsanedeki Semyaza olarak, tanrıça İştahar tarafından Tanrı'nın açık ismini ortaya çıkarmakla görevlendirilmiş bir hırsızdır ve böylece diri diri yakılmış ve Orion takımyıldızı olarak Cennet ve yeryüzü arasına asılmıştır. [73]

Hişam bin el-Kelbî tarafından yazılmış Putlar Kitabı`na göre; "Kureyşliler de dâhil Arapların çocuklarına Abdul-Uzza ("Uzza'nın kulu/kölesi") ismini koyma âdetleri vardı. Daha da önemlisi Kureyşiler için Uzza en önemli puttu. Onu ziyaret eder, hediyeler getirir ve kurban adayarak lütuf dilerlerdi." [71]

Tapınılan üç tanrıçanın (Uzza, Manat ve Lat) gerçekten Tanrı'nın veya başka bir ilahın kızları olarak tapınılıp tapınılmadığı konusu belirsizdir. Putlar Kitabı`na göre üç tanrıçanın da tapınımına farklı zamanlarda başlanmış, buna göre ilk dönemlerde kardeş bile sayılmıyor olabilirler. İslâmî kaynaklar, İslâm öncesi dönemde bu üç tanrıçaya Tanrı ile insanlar arasında arabuluculuk etmesi için tapınıldığını ileri sürmüştür.

"İyi bil ki hâlis din, yalnız Allah'ındır. O'ndan başka dostlar edinerek 'Onlar bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz' derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde hüküm verecektir." (Zümer Suresi, 39/3)

Tefsirciler, âyetin son kısmını İslam öncesi dönemde bölgedeki insanların Allah veya tek yaratıcı Tanrı'ya inandıklarını, ama melekleri veya bir tür ilahları kendilerini Yaratıcı Tanrı'ya yaklaştırsınlar diye aracı kıldıklarını, bu aracı ilahlara ve putlarına taptıkları şeklinde açıklamıştır.[74][75]

Lât, menat ve Uzzâ üçlü panteonunda Uzzâ en son ortaya çıkmışsa da Kureyş için en önemli put haline gelmiştir. Putun yer aldığı mekâna kutsal ziyaretler düzenlenmiş, ona hediyeler ve kurbanlar sunulmuş, adına yıllık bayram düzenlenmiştir. Resulullah’ın, bu puta bağlılığıyla tanınan amcası Ebû Leheb’in asıl adı, Abdüluzzâ’dır.[65] Ayrıca Resulullah’ın dedesi Abdülmuttalib’in su kullanım haklarıyla ilgili bir anlaşmazlığın çözümü için Uzzâ kâhinine başvurduğu nakledilmiştir.[69]

Kureyşliler, Kâbe’yi tavaf ederken şu mısraları söyleyerek tavaflarını yaparlardı:

“Lât hakkı için, Uzzâ hakkı için
Onlar yüksek turnalardır.
Onların şefaatine ümit bağlanabilir.
Üçüncüleri Menât hakkı için
Derlerdi ki: Onlar Allah’ın kızlarıdır. O’nun yanında şefaatçilerdir.”

Câhiliye insanı, Resulullah’ı Uzzâ putu ile korkutmaya çalışmışlardır: [12]

“...Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar ...” (ez-Zümer 39/36)

Bir rivâyete göre bu âyet, Hz. Peygamber, Uzzâ putunu kırmak üzere Hâlid b. Velîd’i Sukam Vadisi’ne gönderdiği sırada, putun bekçisinin, ona bu putun çok güçlü olduğunu, bu yüzden de hiçbir şeyin onun karşısında duramadığını söylemesi üzerine, Hâlid b. Velid’in putun burnunu balta ile kırması üzerine nâzil olmuştur.[12]

Uzzâ’ya Kureyş kabilesi dışında ve çoğu zaman başka tanrı ya da tanrıçalarla beraber Gatafân, Kinâne, Huzâa, Sakīf, Ganî, Belî ve Ganem kabileleri de tapınmıştır. Bu kabileler, Mekke’ye hacca giderken yolda telbiye okurlar, bu telbiyelerde Allah’a “Lât, Menât ve Uzzâ’nın yüce tanrısı ve Kâbe’nin rabbi” diye yakarırlardı. Bundan da anlaşıldığı üzere Câhiliye döneminde yerel tanrı ve tanrıçalara tapınılsa da bunların arkasında yüce bir tanrı anlayışı yer almaktaydı. Bu durum, Dirhem b. Zeyd el-Evsî’nin “Mübarek Uzzâ’nın rabbi olan Allah’a yemin ederim ki ...” şeklindeki yemininde de görülmektedir.

Uzzâ’ya tapınmanın kökeni hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Uzzâ, eski Mısır’ın bereket tanrıçası İsis, eski Yunanlılar’ın gök tanrıçası Afrodit, Venüs gezegenini temsil eden eski Mezopotamya’nın bereket tanrıçası İştar / Astarte’nin yanı sıra ay kültüyle bağlantılı görülen ve İslâm öncesinde Kuzey Arabistan kabileleri tarafından tapınıldığı bilinen tanrı(ça) Rudâ ile özdeşleştirilmiştir. Araplar arasında iki Uzzâ adına yemin âdeti, bu tanrıçaya Venüs kültüyle bağlantılı olarak sabah ve akşam yıldızı diye tapınılmasıyla ilişkilendirilmiştir.

Uzzâ’nın kitâbelerde yer alan tek temsiline Nebâtîler’de rastlanmaktadır. Burada Uzzâ, sade ve dikdörtgen bir sütun şeklinde ve biçimlendirilmiş gözlerle tasvir edilmiştir. Bu temsil tarzı, Arabistan yarımadasının batısında kutsal semboller ve mezar taşları için kullanılan yaygın bir tarz olup aynı zamanda Nebâtîler’in başşehri Petra’da Kutbâ (Nebâtîler’in kâtip ve kâhin tanrısı), İsis ve Atargatis (Suriye kökenli aşk, bereket ve hayat tanrıçası) gibi tanrı ve tanrıçaları temsilen de kullanılmıştır.[69]

Milâdın ilk yüzyıllarında Petra dışında Suriye’nin güneybatı bölgesinde yer alan Havran’da, Vâdiiram’da, Sînâ’da ve Medine ile Tebük arasındaki Dedân’da Uzzâ tapınmasına rastlanmıştır. 5. yüzyılda yaşayan Süryânî şair-papaz Antakyalı Aziz İshak, Arapların Uzzî diye adlandırılan bir tanrıçaya taptıklarını söylemiştir. 6. yüzyılda bu tanrıçaya, günümüzde Irak bölgesine denk gelen Hîre ve civarında krallık kuran Arap kökenli Lahmîler tarafından tapıldığı, Uzzâ’ya sabah yıldızı olarak kurban sunulduğu, özellikle son Hîre kralı Münzir b. Nu‘mân’ın Lât ve Uzzâ adına yemin edip göreve başladığı ve Uzzâ adına çok sayıda esir rahibeyi kurban ettiği nakledilmiştir. Ayrıca ilk dönem kilise babalarından Jerome, Araplar’ın Elusa’daki (muhtemelen el-Uzzâ’nın Latince şekli) Venüs tapınağında tören düzenlediklerinden ve bu tanrıçaya Lucifer adına taptıklarından bahsetmiştir.[76] Yazara göre Herodot’un Alitta ismiyle bahsettiği tanrıça da el-Uzzâ’dır.

Resulullah döneminde Mekke ve civarında Uzzâ’ya tapınma geleneği ve ritüeli yerleşmiş durumdaydı. İbnü’l-Kelbî’nin verdiği bilgiye göre Uzzâ’yı ilk defa Gatafân kabilesinden Zâlim b. Es‘ad put edinmişti. Bu put, Mekke’den Irak’a giderken sağda kalan Nahleişâmiye bölgesindeki Hurâd vadisinde bulunuyordu. İbn Es‘ad buraya Bus denilen bir mâbed inşa etmişti ve burada -kehanet kabilinden- birtakım sesler duyuluyordu.[70]

İbnü’l-Kelbî ayrıca Kureyş kabilesinin Uzzâ’ya, Kâbe’nin haremine benzer biçimde Hurâd vadisinde Sukâm adıyla özel bir bölgeyi tahsis ettiğini ve şeytan olarak nitelenen Uzzâ’nın buradaki üç ağaçta (semüre) barındığını söyler. Bunun dışında Uzzâ’ya adakların sunulduğu Gabgab denilen bir sunak yerinden ve Süleym ailesinden gelen görevlilerin / kâhinlerin Nahle’deki Uzzâ kültünün hizmetini yürüttüklerinden bahseder.[69]

Uzza

Uzzâ, Kureyş ve Kinane oğullarının tapındığı beyaz bir taş olup Ğatafan’da bulunuyordu. Lât’tan daha sonra icat edilmişti. Onu put edinen kişi Zalim b. Es’ad isimli bir kişiydi. Zat-ı Irak üstünde Şam Nahlesi’ndeki vadide bulunuyordu. Üzerine de bir ev inşa etmişlerdi. Hatta o evden gizemli sesler işittiklerini bile söylüyorlardı. Ebu Munzir diyor ki:

“Kureyşliler ve Mekke’de oturan diğer Araplar hiçbir puta Uzzâ’ya gösterdikleri kadar saygı göstermezlerdi. Sonra Lât, sonra da Menât gelirdi“.

Bir başka bilgide ise Araplar’ın Uzzâ putunu Lât ve Menât’tan sonra edinmeleridir. Muhtemelen yeni olması hasebiyle de fazla bir saygıya değer bulunmuştu.[10]

Uzzâ da Nahle’de bir ağacın yanında bulunan bir puttu. Gatafan kabilesi ona tapardı. Bu putun bakıcıları, Sayreme b. Murreoğullarındandı.Uzzâ’yı Zâlim b. Es’ad put edinmişti. Bu put, Nahle-i Şâmiyye vadisi içindeki Hurad mevkiinde bulunuyordu. Mekke’den Irak’a doğru giderken Mus’ad’ın sağ tarafında, Amir’in hizasında ve Zat-ı Irk’ın üst kısmında, Bustan’a dokuz mil mesafede idi. İbnü Es’ad onun üzerine Bess denilen bir beyt yaptırmıştı ve onun içinde bir ses duyarlardı. Araplar ve Kureyşliler ona saygı gösterirlerdi.

Kureyş’lilerin nazarında da putların en büyüğü Uzzâ idi. Onu ziyaret eder, ona hediye ve kurban verirlerdi. Kureyşliler onun için Hurad vadisinde Sükam adını verdikleri bir koruluk kurmuşlardı ve onu Kâbe’nin Harem’ine benzetmek istiyorlardı.Şeybân b. Câbir b. Mürre oğullarından olan bakıcıları, Beni’l-Haris b. Abdilmuttalip b. Hâşim’in adamlarındandı. Bunların en son bakıcıları da “Dübeyye b Harmeselemî idi.[11]

Uzzâ’nın şekil itibariyle sadece üç ağaçtan müteşekkil olduğu kaynaklarda yer almışsa da gerçekte bir heykeldi. Nitekim İbn Habib ve İbn Hazm da durumun böyle olduğunu açıkça ifade etmektedirler. Öyle anlaşılıyor ki putun hareminde bulunan ağaçların cesameti ve dönemin geleneğine uygun bir tarzda dilek ağacı olarak kullanılmaları putu gölgede bırakmış ve Uzzâ’nın üç ağaçtan oluştuğunun iddia edilmesine neden olmuştur.[77] Üstelik üzerinde bir binanın inşa edildiği anlaşılmaktadır ki Beğavî, bu binaya “Beytu’n-Nahle” denildiğini söylemektedir.

Suriye’nin Nahle bölgesinin kuzeyinde, el-Ğumayr’ın karşısında, Mekke’den Irak’a giderken sağda bir vadide bulunan Uzzâ, içinden ses işitildiği ifade edilen putlardan biridir. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi putun içerisine bir kadın girebiliyor ve gerektiğinde de konuşabiliyordu. Bu durum, onun tanrısal bir varlık olduğunun ve konuşabildiğinin iddia edilmesine neden olmuştur.

Arapların çoğunluğu tarafından kutsal kabul edilen Uzzâ, birçok şahıs tarafından çocuklarına Uzzâ’nın kulu ya da kölesi şeklinde isim olarak da verilmekteydi. Bu isimlerden biri olan Abduluzza en eski Arap isimlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bilindiği gibi Resulullah’ın amcası Ebu Leheb’in asıl adı Abduluzza idi.

Kureyş Kabilesinin en büyük putu olan Uzzâ, onların telbiyelerinde de yerini almıştır. Nitekim onlar Kâbe’yi tavaf ederlerken “Lat hakkı için, Uzzâ hakkı için, onlar yüksek turnalardır. Onların şefaatlerine ümit bağlanabilir. Üçüncüleri olan Menât hakkı için” şeklinde telbiye getirirlerdi. Kureyş Kabilesi ile birlikte onu kutsal kabul eden Araplar Uzzâ’nın Lât ve Menât ile birlikte Allah’ın kızları olduğuna inanıyorlardı. Bu duruma dikkat çeken Kurân kızlara değer vermeyip erkekleri önemsemelerine göndermede bulunarak “Kızlar bana oğlanlar size mi? Bu ne insafsız bir taksim” diyerek eleştirmektedir.

Hicaz yarımadası Araplarının neredeyse tamamı tarafından kutsal olarak kabul edilen Uzzâ, en çok da Kureyş kabilesinin tanrısı olarak bilinmektedir. Buraya değişik dönemlerde hac amacıyla ziyaretler düzenleyen Kureyşlilerin yanı sıra Gatafân kabilesiyle Bahile kabilesi de Uzzâ’ya ibadet ediyordu.[38] İbn Habib’e göre bu putun sidaneliğini Sırma b. Murre oğullar yaparken, [77] İbn Kelbî’ye göre ise Benû Suleym kabilesinin bir kolu olan Benu Şeybân b. Câbir yapmaktaydı.[38]

Metaf alanı olan ve tavaf edilen Uzzâ’ın yanında “Çağrına cevap vererek sana geldik Ey Rabbimiz, sana geldik, esenlikler olsun sana. Senden daha fazla sevdiğimiz bir şey yoktur.” şekline telbiye getirilirdi.[78]

Geç dönem pagan Arap şiirinde Uzza, güzelliğin simgesi olarak geçmekteydi. Her ne kadar Uzza'nın Güney Arabistan'daki varlığı kısa denilebilecek bir zaman dilimi içinde yok olmuşsa da, kuzeyde Nabatlılarca Petra'da varlığını sürdürdü. Nabatlılar, başlarda Arapça isimler taşıyan ilahlara sahipken sonraları ilahlar, Helenistik tanrı ve tanrıçalarla özdeşleştirilmiştir. Bunun sonucu olarak Uzza da İsis ve Afrodit ile ilişkilendirilmiştir. Petra'daki kazılarda İsis/Uzza'ya adanmış bir tapınak ortaya çıkarılmıştır. Bu tapınak, içinde bulunan bâzı oymalardan esinlenerek Kanatlı Aslanların Tapınağı olarak anılmaktadır. Uzza ismi Petra'daki kitabelerde kayıt edilmiştir.

Putlar Kitabı'nda alıntılanan ve Zeyd ib-Amr ibn-Nufeyl tarafından yazıldığı geçen bir mısrada şöyle denmektedir:

Uzza ve onun iki kızına artık tapmam. (Arapça: فلا العزى أدين ولا ابنتـيهـا)

Buna göre İslam öncesi dönemde Uzza'nın tapınılan iki kızı olduğu da düşünülebilir, fakat bu konuda daha fazla bir kaynak veya kanıt bulunmamaktadır. [79]

İbnü’l-Kelbî’nin naklettiği bu bilgilerle ilgili olarak Wellhausen, Bus’un Kureyşliler’in Nahle’deki kültüyle bir ilgisinin bulunmadığını, bunun Gatafânlılar’ın kâbesine karşılık geldiğini belirtmiş; Müslüman âlimlerin Bus’u Nahle’yle eşleştirmelerinin sebebini Nahle yakınlarındaki, Huneyn Savaşı’nın geçtiği yere yakın bir bölge için de Bus isminin kullanılmasıyla açıklamıştır.[80] Biri Huneyn yakınındaki dağ, diğeri Gatafânlılar’ın tapınağı olmak üzere iki ayrı Bus’tan Tâcü’l-ʿarûs yazarı da söz etmektedir.

İslâm kaynaklarında Uzzâ kültünün iki ayrı zamanda ortadan kaldırıldığına dair rivayetler vardır. Bir rivayete göre Uzzâ kültü -Gatafân’ın kâbesi diye bilinen Bus kültü- Câhiliye döneminde Züheyr b. Cenâb’ın buraya mâbed inşa eden Zâlim’i öldürmesi ve tapınağı yıkmasıyla sona ermiştir. Diğer rivayete göre ise Mekke’nin fethi sırasında Resulullah’ın görevlendirdiği Hâlid b. Velîd, Nahle’ye gidip söz konusu üç ağacı kesmeye başlamış, üçüncü ağaca geldiğinde kendisini vazgeçirmek isteyen saçı başı dağınık çıplak bir kadınla (kadın biçimindeki şeytan) karşılaşmış, onun başını kopardıktan sonra üçüncü ağacı da kesmiş ve ardından mâbed görevlisi Dübeyye es-Sülemî’yi de öldürmüştür. Böylece Uzzâ tapınmasına son verilmiştir.[77][69][38]

Elmalılı Hamdi Yazır, Uzzâ’nın Hâlid b. Velîd tarafından yok edilmesini şöyle anlatır:

Resulullah (sav) Mekke’yi fethettiği zaman Hâlid b. Velid’e dediki: “Batn-ı Nahle’ye git orada üç semüre ağacı bulacaksın, birinciyi kes!” Hâlid varıp kesti ve geri dönüp geldi: Peygamber (sav) ona: “Bir şey gördün mü?” dedi. O da, “hayır” dedi: “Öyle ise git ikinciyi de kes!” dedi. Kesip geldiğinde de ona tekrar “Bir şey gördün mü” diye sordu. Hayır deyince, “O halde git üçüncüyü de kes!” dedi. Halid b. Velid kesmek üzere gittiğinde kendisini vazgeçirmek isteyen çıplak bir kadınla karşılaştı. Saçlarını dağıtmış, ellerini ensesine koymuş ve dişlerini gösteren bu şeytan kılıklı kadının arkasında da bakıcı olan Dübeyye b. Harmesselemi eşşeybânî, Halid’e bakıp şöyle diyordu:

“Ya Uzzâ! Haydi yalan çıkarma, Halid’in üzerine şiddetli bir şekilde saldır. Örtüyü bırak ve kollarını sıva, çünkü sen bu gün Hâlid’i öldürmezsen peşin bir zilletle dönecek ve hıristiyanlaştırılacaksın.“

Halid de şöyle dedi:

“Ya Uzzâ nankörlük sana, senin için tenzih (berî kılma) yok. Gördüm ki Allah seni zelil kıldı.“

Ve sonra kılıçla başına vurdu ve onu öldürdü, peşinden de ağacı kesti ve Dubeyye’yi de öldürdü Daha sonra da Resulullah’a gelip durumu haber verdi. Peygamber de, “O, Uzzâ idi, artık bundan böyle Araplara Uzzâ yok.” dedi.[11]

İlgili Hadis-i Şerifler

Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: “Resulullah, buyurdular ki: “Sizden kim yemin eder ve yemininde: “Lât ve Uzzâ’ya kasem olsun!” derse hemen “Lâilahe illallah!” desin. Kim de arkadaşına: “Gel seninle kumar oynayalım” derse hemen (bir şeyler) tasadduk etsin!” [81]

Hz. Aişe anlatıyor: “Resulullah (birgün): “Lat ve Uzzâ’ya (tekrar) tapılmadıkça gece ile gündüz gitmeyecektir!” buyurdular. Ben atılıp: “Ey Allah’ın Resulü! Allah-u Teala Hazretleri “O Allah ki Resulünü hidayet ve hak dinle göndermiştir. Ta ki onu bütün dinlere galebe kılsın” (Saff 9) ayetini indirdiği zaman ben bunun tam olduğunu zannetmiştim!” dedim. Resulullah, cevaben: “Bu konuda Allah’ın dediği olacak. Sonra Allah, hoş bir rüzgar gönderecek. Bunun tesiriyle kalbinde zerre miktar imanı olanın ruhu kabzedilecek. Kendisinde hiçbir hayır olmayan kimseler, dünyada baki kalacaklar ve bunlar, atalarının dinlerine dönecekler!” buyurdular.” [82]

Akhenaton'un Hazırladığı Diğer Makaleler ❯

Kaynaklar

[1] Hayrettin İvgin, “Put ve Putperestliğin Mitolojik Boyutu”, Kültür Evreni, s.91.
[2] Muhammed b. Ali Şevkâni, “Fethu’l-Kadir el-Câmi Beyne Fenneyi’r-Rivayeti ve’d-Dirayeti min İlmi’t-Tefsir”, 5/153.
[3] Hayrettin İvgin, a.g.e., s.92.
[4] Râzî, Tefsir, mtn. 11.1141 tre. 11.136-137.
[5] Prof. Dr. Hayreddin Karaman, “Kurân Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir”, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2016, cilt: 3.
[6] Prof. Dr. Ekrem Sarıkçıoğlu, “Kuran’a Göre Müşrikler ve Putperestler”, İslami Araştırmalar Dergisi, sayı: 1, Temmuz 1996, s.27.
[7] Gaudefroy-Demombynes, “Mahomet”, s. 24.
[8] Yrd. Doç. Dr. İsmail Metin, “Hz. Muhammed’in Risâlet Öncesi Hayatına Yaklaşımlar: Fransızca Siyer Literatürü Örneği”, Hadis ve Siyer Araştırmaları Dergisi, Meridyen Derneği, cilt: 2, sayı: 2, 2016, s.86.
[9] Maxime Rodinson, “Hazreti Muhammed”, (trc. Attilâ Tokatlı), Sosyal Yayınları, İstanbul 1994, s. 18-19.
[10] Prof. Dr. Orhan Atalay, “Cahiliye Döneminde Putlar ve Putçuluk”, İslâmî İlimler Dergisi, Yıl: 5, Sayı: 1, Bahar 2010, s.99-100.
[11] Elmalılı Hamdi Yazır, “Hak Dini Kuran Dili”.
[12] Halime Özdemir, “Kuran-ı Kerim’e Göre Cahiliye Çağı İnsanı” (yüksek lisans tezi), Marmara Üniversitesi, İslam Tarihi Bilim Dalı, İstanbul 2006, s.29-31.
[13] Prof. Dr. Mehmet Mahfuz Söylemez, “Cahiliye Arap İnancında Putların Yeri”, Milel ve Nihal (inanç, kültür ve mitoloji araştırmaları dergisi), cilt: 11, sayı: 1, Ocak – Haziran 2014, s.24.
[14] İbn Habib, “Muhabber”, 315. Ayrıca bkz. İbn el-Kelbî, 30-31; Feyyumî, 414.
[15] Ebû Şame, Ebu’l-Kasım Şihabuddin Abdurrahman b. İsmail b. İbrahim (ö: 665/1266), “İbrâzu’l-mânî min birzi’l-emâni fi kıraati’s-sab’a”, Beyrut, ?, s.692.
[16] İbn Kesîr, “Tefsir”, VII, 1; Alusî, II, 197.
[17] Prof. Dr. Mehmet Mahfuz Söylemez, a.g.e., s.24.
[18] Muhammed Esed, “Kuran Mesajı”, çev. Cahit Koytak - Ahmet Ertürk, İşaret Yayınları, İstanbul 2000, s.538.
[19] Prof. Dr. Hayreddin Karaman, a.g.e., s.410.
[20] Taberî, Câmi‘u’l-beyân, 22: 522; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kurâni’l-azîm, 7: 455-456; Elmalılı, Hak Dini Kurân Dili, 3: 1469.
[21] Öğr. Gör. Dr. Şuayip Karataş, “Kuran Öncesi Cahiliye Toplumunun Melek İnancı” (Angelic Belief in Jahiliyyah Society in Pre-Quran), Mütefekkir (Aksaray Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi), cilt: 6, sayı: 11, Haziran 2019, s.116.
[22] A. Nevzad Odyakmaz, “Dinler Sözlüğü”, Babil Yayınları, İstanbul 2008, s.141.
[23] Tevfik Fehd, “Lât” maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, cilt:27, s.107-108.
[24] Lisânü’l-ʿArab, “ltt” md.; Kitâbü’l-Eṣnâm, s. 14, not 166.
[25] Böyle bir uygulama için bk. Heysemî, IX, 264-265.
[26] Râgıb el-İsfahânî, “el-Müfredât”, “Lât” md.
[27] EI² [Fr.], cilt: 5, s.697.
[28] Zemahşerî, V, 641.
[29] Fahreddin er-Râzî, “Mefâtîḥu’l-Gayb”, cilt: 28, s.295, 297.
[30] Gaston Maspero, “Histoire ancienne des peuples de l’orient classique”, Paris 1895, cilt: 1, 691.
[31] Dominique Sourdel, “Les cultes du Ḥaurân à l’époque romaine”, Paris 1952, s. 73.
[32] Toufic Fahd, a.g.e., s. 404.
[33] Muhammed Esed, a.g.e., s.1081-1082.
[34] Tevrat, II. Krallar, 21/7.
[35] Tevrat, II. Krallar, 23/6-7.
[36] Tevrat, Sayılar, 5/15.
[37] Toufic Fahd, “Le panthéon de l’Arabie centrale à la veille de l’hégire”, Paris 1968, s. 112.
[38] Prof. Dr. Mehmet Mahfuz Söylemez, a.g.e., s.31-36.
[39] Buhârî, Tefsîr, 287; İbnü’l-Kelbî, Kitâbu’l-Esnâm, (trc. Beyza Düşüngen), s. 30-31.
[40] en-Necm 53/19-20.
[41] Müsned, I, 183, 186-187, 265, 303, 368, 370; Buhârî, “Edeb”, 74; “İstiʾẕân”, 52, “Eymân ve’n-nüẕûr”, 5, 7; Müslim, “Ṣıfâtü’l-münâfiḳīn”, 38.
[42] Kuran-ı Kerim, en-Necm 53/19-20.
[43] Jean Bottéro, “Les divinités sémitiques anciennes en Mesopotamie”, Le antiche divinita semetiche (ed. S. Moscati), Roma 1958, s.30.
[44] Tevfik Fehd, “Menât” maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, cilt:29, s.121-122.
[45] https://tr.wikipedia.org/wiki/El-Manât
[46] İbn Hişam, Sire, I, 85; İbn Habib, Muhabber, 316; İz b. Abdusselâm, III, 247.
[47] İbn Hişam, Sire, I, 85.
[48] İbn Habib, Muhabber, 316; İbn Hazm, 492.
[49] Julius Wellhausen, “Reste arabischen Heidentums”, Berlin 1897, s.28.
[50] Mark Lidzbarski, “Handbuch der Nordsemitischen Epigraphik”, Weimar 1898, cilt: 1-2, s.313;
[51] F. V. Winnett, “The Daughters of Allah”, The Moslim World, 1940, cilt: 30, s. 119
[52] F. V. Winnett, a.g.e., s. 116
[53] James B. Pritchard, “Ancient Near Eastern Texts Relating to the Old Testament”, Princeton 1950, s. 250.
[54] Bezold, s. 176; Gesenius – Buhl, s. 43 vd.; IDB, III, 350
[55] “Lisânü’l-ʿArab”, “mny” md.; Tâcü’l-ʿarûs, “mny” md.
[56] Mustafavî, “et-Tahḳīḳ”, XI, 188
[57] “Muʿcemü’l-büldân”, V, 205.
[58] A. van Branden, “Les inscriptions thamoudéennes”, Louvain 1950, s. 110.
[59] Jean Starky, “Palmyre”, Paris 1952, s.103
[60] Ya‘kūbî, “Târîḫ”, I, 255
[61] Cevâd Ali, “el-Mufaṣṣal”, VI, 247.
[62] Aynur Eryiğit Bader, “Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ın Putperestliğe Bakışı” (doktora tezi), Ankara Üniversitesi, Dinler Tarihi Anabilim Dalı, Ankara 2008, s.32.
[63] İbn Hişam, Sire, I, 85; İbn Habib, Muhabber, 316; Ebu Muhammed İzzuddin Abdulaziz b. Abdusselâm (ö:660/ ), Tefsiru’l-Kurân, I-III, Beyrut 1996, III, 247.
[64] Buhârî, “Ḥac”, 79; “ʿUmre”, 10; “Tefsîr”, 2/21; Müslim, “Ḥac”, 260, 261, 263.
[65] Lisânü’l-ʿArab, “ʿuzz” md.
[66] Tâcü’l-ʿarûs, “ʿuzz” md.
[67] Câmiʿu’l-beyân, XXVII, 34-35.
[68] Reste Arabischen Heidentums, s. 44-45.
[69] Prof. Dr. Şevket Yavuz, “Uzzâ” maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, cilt: 42, s.268-269.
[70] Kitâbü’l-Eṣnâm, s. 18-19.
[71] Kitâbü’l-Eṣnâm N.A. Faris 1952, s. 16-23.
[72] Gustav Davidson, “A Dictionary of Angels: Including the Fallen Angels”, Scrollhouse 1967, ISBN 978-0-02-907052-9, s.13, 24.
[73] Gustav Davidson, a.g.e., s.301.
[74] Seyyid Kutub, Fî Zilâl-il Kurân, 8. cilt, Zümer Suresi, 3. ayet, s. 567 - Dünya Yayıncılık, İstanbul, 1991.
[75] Mevdudi, Tefhimu’l Kurân, 5. cilt, Zümer Suresi, 3. âyet, s. 93-95, İnsan Yayınları, İstanbul, 1991.
[76] F. V. Winnett, a.g.e., s. 122-123
[77] İbn Habib, Muhabber, s.315.
[78] İbn Habib, a.g.e., s.311.
[79] https://tr.wikipedia.org/wiki/El-Uzzâ
[80] Reste Arabischen Heidentums, s. 37-38.
[81] Buhari, Eyman 5, Tefsir, Necm, Edeb 74, Isti’zan 52; Muslim, Eyman 5, (1647); Ebu Davud, Eyman 4, (3247); Tirmizi, Nuzur 17, (1545); Nesai, Eyman 11, (7, 7)
[82] Muslim, Fiten 52, (2907)
[83] Hayrettin İvgin, a.g.e., s.93.
[84] Tevrat, İşaya, 65/11.
[85] Prof. Dr. Hidayet Işık, “Fahreddin Râzî’nin Din Anlayışı İçerisinde Putperestliğin Yeri ve Putperestlikle İlgili Verdii Bilgiler”, Dinler Tarihi Derneği Yayınları, Ankara 2000, s.49.





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: Osman, 23.02.2020, 20:59 (UTC):
eyvallah abi sende Allaha emanet ol

Yorumu gönderen: Akhenaton, 20.02.2020, 23:53 (UTC):
Osman kardeşim, kimi konularda yazı yazmak için benzer bir deneyim yaşamak gerekiyor. Ben, karabasan, astral seyahat ve lüsid rüya konularında yazılar yazdım; çünkü bu deneyimleri yaşadım. Bu deneyimleri yaşadığım için de benzer tecrübeler yaşayan dostlarımızla bunları paylaştım. Ama senin söylediğin benim hiç yaşamadığım bir şey. Bu yüzden ne yorum yapabilirim bu konu hakkında ne de bir makale hazırlayabilirim.

Umarım birgün senin bu yorumunu okuyan ve senle benzer bir tecrübe yaşayan bir dostumuz, yorumuna da soruna da bir cevap verir ve sen onun bu cevabından faydalanırsın.

Alaha emanet ol...

Yorumu gönderen: Osman, 20.02.2020, 19:16 (UTC):
Hocam elinize sağlık iyi açıklamışsınız.
birde ricam bir önceki konuya yazdım belki görmediniz.
görünmeyen diğer öteki varlıklar hakkında bir paylaşım yaparsanız sevinirim.
bir kaç yıldır. görünmeyen varlıklar tarafından sesler duyuyorum.
psikiyatik ilaçlarda aldım. Ama sesler gitmedi.
bu varlıklar hakkında sitenizde biraz araştırma yaptım. ama genelde cinler olduğu yazıyordu. başka boyuttan gelen varlıklar olabilir mi diye düşünüyorum..
böyle bir konu açarsanız size çok dua ederim...
siteniz gerçekten çok iyi.



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
📊 19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 52764952 ziyaretçi (134111434 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)

gizli, gizli ilim, ilim, gizli ilimler