Yerebatan Sarnici ve Medusa Efsanesi
 
Yerebatan Sarnıcı

Yerebatan Sarnıcı ve Medusa Efsanesi

Hazırlayan: Akhenaton

Tarihçe

Yerebatan Sarnıcı, bugünkü Fatih İlçesi’ne bağlı Eminönü-Sultanahmet’te, Yerebatan Caddesi’nde bulunmaktadır. Latince adı “Cisterna Basilica”, Yunanca adları, “Βασιλική στοά”, “Βασιλέως στοά”, “Βασιλική κινοτέϱνη”; Türkçe adları ise “Yerebatan Sarayı” ve “Bazilika Sarnıcı”dır.[1]

Konstantinopolis’in en büyük kapalı sarnıcı olan Yerebatan Sarnıcı, M.S. 6.yüzyılın ikinci çeyreğinde [2] İmparator Ioustinianos döneminde bölgenin su ihtiyacının karşılanması amacıyla yapılmıştır.[3][4]

Chronicon Paschale’de , Malalas ve Theophanes’in metinlerinde sarnıcın yapımına 527/28 yılında başlandığı belirtilmiştir. Fakat 532 yılında Nika İsyanı’nı sırasında çıkan yangında Basileios Stoa (İmparatorluk Stoası) ve Oktogonun (sekizgen yapı) zarar görmesinden sonra, Yerebatan Sarnıcı’nın yapımına başlanmış olabileceği düşünülmektedir; Malalas’ın yazılarına dayanarak, sarnıcın üstünde yer alan bazilikanın galeri yapıları ve avlusunun döşeme taşlarının Praefectus Longinus tarafından 542 yılına kadar yeniden yaptırıldığını belirtilmiştir.[5] Buna göre, Yerebatan Sarnıcı’nın yapımı, 6. yüzyılın ikinci yarısında son bulmuştur.[4]

Mevcut imparatorluk stoasının avlusu ana kayaya kadar kazılarak sarnıcın haznesi meydana getirilmiş, sütun sıralarını bağlayan kemerler tonozlarla örtülmüştür. Osmanlı döneminde ise, temel özelliğini kaybetmeyen sarnıcın örtüsünün sağladığı düz satıh, üzerindeki mahalleye zemin oluşturarak yapıya yeni bir işlev kazandırmıştır.[3]

Osmanlıların Bizans dönemine ait eski suyollarını tamir etmesi ve yenilerini tesis etmesi, sarnıcın su dağıtım merkezi olma işlevini kısmen değiştirse de, üzerinde oluşan mahalle ve Cağaloğlu’nu Divanyolu ve Ayasofya Meydanı’na bağlayan Yerebatan Caddesi ile kent mekânında varlığını sürdürmeye devam etti. 18. yüzyılda iktidar alanı genişleyen divan üyeleri ve paşaların konakları Topkapı Sarayı’na gidiş geliş güzergâhının merkezine yerleşti. Nitekim 18. yüzyılın ilk yarısında Yerebatan Sarayı, en önemli ikinci iktidar odağıydı.

yerebatan sarnıcı

Yerebatan Sarnıcı, merkezinde olduğu mahalleyi temsil eden fiziksel bir simge, mimari bir yapı ve locus haline gelmiş, ismini saraya, sadrazamın ahırlarına, caddeye ve mahalleye vermiştir. Aldo Rossi, locus kavramını “belirli bir yer ile onun üzerinde bulunan yapılar arasındaki ilişki” olarak tanımlar. Locus, zamanla kentsel bir içeriğe dönüşür ve tekil bir yapı halini alır. Kavramın Türkçe karşılığı, mahalle kelimesini türeten ‘mahal’dir. Yerebatan da işlevi kısmen değişmesine karşın, İstanbul kent mekânında, Divanyolu eksenine açılan önemli güzergâhlardan birinin odağında yer alan, mahallenin tasarım ve doku özelliklerini belirleyen ve düzenleyen özel bir anıt yapıya dönüşmüştür. Bizans katmanı üzerine inşa edilen Osmanlı katmanının yerleşim kümeleri, dizilimi ve alt yapı düzenlemelerinden sokak dokusuna kadar mahalle mimarisinin karakterini oluşturmuştur.[3]

Prokopios, sarnıcın inşasını şöyle anlatır:

“Şimdi, kente bol miktarda su sağlamak için imparatorun neler yaptığını anlatacağım. Yazın imparatorluk kentinde su sıkıntısı çekiliyordu; diğer mevsimlerde ise su yeterince vardı. Nitekim yazın her zaman su sıkıntısı çekilir, su kaynakları diğer mevsimlere göre daha az cömert olduklarından kente az su taşınır. Bu yüzden İmparator şöyle düşündü: avukat, davacı ve bu işlerle ilgili başka kimselerin davalarını hazırladıkları imparatorluk stoasında (porticus) çok uzun ve çok geniş bir avlu vardır ve bu avlu dört tarafında sütunlarla çevrilidir; yapının temelleri toprağa değil kaya (pera-saxum) üstüne atılmıştır. Avluyu, her biri bir kenarda olmak üzere dört adet sütun sıralı stoa (porticus) çevreler; İmparator İustinianus, güneye bakan stoanın çok derin olarak kazılmasını emretti ve buraya, yaz mevsimi dışındaki mevsimlerde çok bol olduğu için ziyan edilen suyun, yaz mevsimi için toplanacağı uygun bir su haznesi (euthra-cisterna) yaptırdı. İçinde biriktiği suyolundan (okhetos-aquae-ductus) akan suları tutmak için ve bunun sonucu, hem su bol olduğunda toplamak hem de su azaldığında ihtiyacı olanlara verilmek üzere bu sarnıçlar yaptırıldı. Bu şekilde İustianus Bizanslılara içme suyu sağladı.” [4][6][7]

1544-1555 tarihleri arasında İstanbul’da yaşayan doğa bilimci ve topografya uzmanı Petrus Gyllius’un Yerebatan Sarnıcı anlatımındaki detaylar ise sarnıcın Osmanlı dönemiyle ilgili toplumsal hafızada yer edinmiş unsurların hemen hepsini içermesi bakımından önemlidir. Bu anlatıya göre, sarnıcın üzerindeki mahalle sakinleri sarnıçtan ‘haberdardır’: Kovalarla su çekerler; hatta sarnıç içerisinde kürek çekip kandillerle ışıklandırır ve balık avlarlar. Kuyulardan sarnıç içerisine hava ve ışık sızmakta, balıklar ışığın altında yüzmektedirler. Gyllius, sarnıcın ölçülerini 336 ayak uzunluk ve 182 ayak genişlik, çevresini ise 224 Roma adımı olarak tespit eder. Örtüsü, kemerleri ve etraf duvarları tuğladan yapılmıştır. 336 mermer sütun sayar ve tepesinde birçok kuyu olduğunu belirtir.[8]

Petrus Gyllius burayı yeniden ‘keşfeder’ ya da daha doğru bir ifade ile Prokopios’un anlatısında yer alan stoa avlusunda yapılmış “Bazilika Sarnıcı” olarak tanımlar.[7]

Bu yapı, Gyllius’un yerini tanımlamasının ardından Fransız sefiri Antoine-François Andréossy’nin 1818 yılında sarnıcı ‘yeniden keşfine’ kadar Batılı gezginler nezdinde ‘kaybolmuştur.’ Galatalı bir Frenkin iki yıllık uğraşıyla yeri tam olarak saptanmış ve sarnıcın girişindeki ev sahibinin de onayı ile gezginlerin uğrak yerlerinden birisi olmaya başlamıştır.[9]

Yine Batılı gezginlerin Yerebatan Sarnıcı anlatılarında, mimari tanımlamalara gizem, bilinmeyene yapılan korkuyla karışık ve heyecan verici bir yolculuğun kurgusu eşlik eder.[10][7]

Petrus Gyllius’un İstanbul ziyaretinden yaklaşık yirmi beş yıl sonra, 1581 yılında İstanbul kadısı, mimari ve Ayasofya Camii Vakfı mütevellisine gönderilen bir hüküm de Ayasofya yakınında Üskübî Mahallesi’nde “Herseklioğlu bodrumu” diye anılan bir yerden bahseder. Bodrumdaki suyun has bahçeye aktığı ancak mahallede biriken çöpler nedeniyle suyun kirlendiğinden şikayetçidir. “Yaya kaldırımının” altından açılan yeni bir lağım yolu ile kirli suların Ayasofya karizine katılması gerekmektedir.[11]

Üskübî Mahallesi ismiyle anılan yer 18. yüzyıl başında Yerebatan Mahallesi’ne; “Herseklioğlu Bodrumu” ismi ise Yerebatan Sarnıcı’na dönüşecektir. Mahalle, ismini 1491 yılında yapılan Üskübî İbrahim Ağa Mescidi’nden alır. Evliya Çelebi seyahatnamesinde ise “Ayasofya’da Hersek bodrumu üzre Ağa mescidi” olarak kayıt edilmiş bir mescit bulunur. Ancak seyahatnamede Yerebatan ismine rastlanmaz. Bu nedenle Yerebatan isminin yaklaşık olarak 1700’lerin başından itibaren kullanıldığını söylemek yanlış olmayacaktır.[7]

18. yüzyıl Osmanlı kaynaklarında, sarnıç ‘Yerebatan’ ismiyle anılmıştır. Günümüzde Yerebatan Sarayı olarak tarif edilen yapı, esasında bugüne ulaşmayan Bıyıklı Mustafa Paşa Sarayı’dır; sarnıç değildir. Bununla birlikte sarayın mahalle mekânında tortu bırakıp, isminin dilde devamlılığının olması ve canlılığını yitirmemesi, mahalleyi şekillendiren mimari katmanlardan birisinin belirlenmesi açısından önemlidir. Yerebatan Sarayı, bugünkü Cağaloğlu Hamamı’nın bulunduğu mevkide, Çatal Çeşme Sokağı’ndaydı. Mehmed Ziya Bey, Esad Efendi Kütüphanesi’nin kuzeyinde yer alan III. Ahmed’in kızı ve Damat İbrahim Paşa’nın eşi Fatma Sultan’a intikal eden bir saraydan bahseder.[12]

Bu yapı 1694 tarihinde vefat eden Bıyıklı Mustafa Paşa’ya aitti ve o dönemde Paşa Kapısı ismiyle anılan Bâbıâli’ydi. 1709 tarihinde saray hareminin dışına çevre duvarları inşa edildi. Döneme ait bir belgede “Defa Todori Arnavudun Ağalar Dairesi karşısında su hazinesine varınca duvarı meâ-temel” ifadesindeki su haznesi Yerebatan Sarnıcı’dır.[33]

Ahmet Refik, III. Ahmed’in kızı Fatma Sultan evlendiğinde buraya taşındığı notunu düşer:

“Fatma Sultan’a münâsib bir saray lazımdı. En muvâfıkı, Paşa Kapısı civârında defterdarlara mahsus saraydı. Bu saray sabık veziriazam Bıyıklı Mustafa Paşa’nındı. Ahmed-i Sâlis, sarayın Fatma Sultan’a ihsanını emr eylediği gün Defterdar Efendi ile beraber hâcegân-ı divân ‘Suyabatan’ Sarayı’na geçmişlerdi.[13]

1740’da saray ve müştemilatı yanmıştır. Sarnıç girişi ve Çatal Çeşme civarında bulunan arsalarına sadrazam atlarının barınması için ahırlar inşa edilmiştir. Ayrıca yukarıdaki örneğe rağmen ‘Suyabatan’ kelimesi, sarnıcı ve bölgeyi tarif ederken kullanılan yerleşik bir tabir değildir. Ancak, 1789 yılında, kendisine bir hane tedarik edilmesi başvurusunda bulunan ve ‘Suyabatan’da kiralık bir evde yaşayan hekimbaşı gibi örneklere rastlamak da mümkündür.[7]

19. yüzyılın sonlarına doğru (1874) İstanbul’a gelen İtalyan yazar Edmando De Amicis, güzelliğine hayran kaldığı bu şehrin toplumsal yaşayışı ve tarihi eserlerini anlattığı “Costantinapoli” (İstanbul) adlı kitabında Yerebatan Sarnıcı’nın gizemli havasını şöyle anlatır:

“Bir Müslüman evinin avlusuna giriyor, karanlık ve rutubetli bir merdivenin son basamağına kadar iniyor ve kendimi İstanbul halkına göre nasıl bitliği bilinmeyen Bizans’ın büyük Basilika Sarnıcı’nın kubbeleri alımda bulunuyorum. Karanlığın verdiği dehşeti daha da arttıran çivit renkli bir ışıkla yer yer aydınlanmış, yeşilimsi sular, kara kubbelerin altında kayboluyor, üzerinden sular sızan duvarları parlıyor ve her tarafta, budanmış bir ormandaki ağaç gövdeleri gibi gözün önüne dikilen bilmez tükenmez sütun sıralarını belli belirsiz ortaya çıkarıyor.” [14]

Önceleri üzerinde taş döşeli bir meydan bulunan sarnıcın üstü zamanla bozulmuş ve henüz Bizans zamanından itibaren evler yapılmaya başlanmıştı. Fetihten sonra Fatih döneminde bile sarnıcın üstüne Üskübiye Mescidi olarak adandırılan bir mescit yaptırılmıştı.

Yerebatan Sarayı olarak adlandırılan sarnıç içten 140110 m ölçülerinde ve 336 adet sütunla desteklenmektedir. Uzunluğu 9 m olan sütunlar, her dizide 28 tane olmak üzere 12 sıra sütun, üzerlerindeki tuğla kemerler ve bunların desteklediği tonozları taşıyor. Sütunların büyük bölümü devşirme malzemeydi ve önceki dönemlerin mimari eserlerinden alınmışlardı.

Sarnıcın duvarları ise 3 ile 5 cm arasında değişen kalınlıkta su geçirmez bir harçla sıvalanmıştır. Duvarların kemer başlarına kadar sıvalı olduğu düşünüldüğünde, suyun bu seviyeye kadar çıkmış olduğu akla geliyor. Son onarımda, içersi tamamen temizlendiğinde, sarnıcın tabanının düzgün tuğla döşeli olduğu görülmüştür. Asıl ilginç olan yan son onarımda, sarnıcın içi boşaltılmış olmasına karşın su bir müddet sonra sarnıca yine gelmiş ve onu 1-2 m arasında değişen yükseklikte suyla doldurmuştu.

Şaşırtıcı olan bir başka yanı da bu suda günümüzde çok sayıda balığın yaşamasıdır. Sarnıcın suyunda balıkların yaşaması için suda bol oksijen olması gerekiyor. Oysa gün ışığı almayan bilinen su kemeri kaynakları kopmuş olan sarnıcın suyunda balıkların üremesi için suyun sürekli yenileniyor olması gerek. Bu yenilenme, yağmur sularına bağlanıyor. Ama kapalı mekândaki suyun, yağmurla bu derece yenilenip yenilenmeyeceği tam kesinleşmemiş. Bir olasılık sarnıç henüz fark edilmemiş mimari bir özelliğinden dolayı, sularını yenileyip, su tutmayı sürdürüyor.

Hesaplamalara göre Yerebatan Sarnıcı 80.000 m3 su alabiliyor ve yaklaşık 10 dönümlük bir alanı kaplıyordu (9.800 m2). Bu boyutlardaki sarnıç, yakınındaki Binbirdirek Sarnıcı’ndan yaklaşık üç kat daha büyüktü. Sarnıcın suyu ise Bozdoğan ve Mağlova Kemerleri tarafından sağlanmaktaydı.

Sarnıcın yapımında zamanın anlayışına uygun olarak, çok sayıda köle ve esir de çalıştırılmıştı. Yer yer bazı sütunların üzerinde güçlükle de olsa bazı gözyaşı işaretleri izlenebiliyor. Bu konuda günümüze kadar ulaşmış söylentilere göre gözyaşları sanıcın inşası sırasında ölen bu köle ve esirlerin anısını, simgesel de olsa yaşatmak için yapılmıştı.[15]

Sarnıçta 2. - 6. yüzyıl arasında inşa edilen ve bu yüzyıllar arasında onarımdan geçiren binalardan arda kalan devşirme taşıyıcı elemanlar ya da mermer ocaklarından tamamlanmadan, çeşitli üretim evrelerine kadar işlenmiş durumdayken kullanılan taşıyıcı elemanlar bulunmaktadır. Bu nedenle günümüzde sarnıçta, bu yüzyıllar arasındaki taşıyıcı eleman üretimlerinin, biçimlerinin ve stillerinin farklılıkları gözlemlenmektedir.[2]

İçerisinde 28’erden 336 sütun bulunan sarnıca Ayasofya Makseminden bir galeri ile su verilmekteydi. Bu maksemden çıkan bir künk boru ile Topkapı Sarayında Dolap Ocağında bulunan iki kuyuya su iletiliyordu.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde iki defa restore edilen sarnıcın ilk onarımı 18. yüzyılda III. Ahmet zamanında Mimar Kayserili Mehmet Ağa tarafından yaptırılmıştır. 19. yüzyıldaki ikinci büyük onarım ise Sultan II. Abdülhamid zamanına rastlar. Sarnıcın ortasına doğru kuzeydoğu duvarı önünde yer alan 8 sütun, 1955-1960 yıllarında yapılan bir inşaat sırasında kırılma tehlikesine maruz kaldıklarından bunların her biri kalan bir beton tabaka içinc alınarak dondurulmuş ve bu yüzden eski özelliğini kaybetmişlerdir.

Bizans Devrinde civarda geniş bir sahayı kaplayan İmparatorların ikamet ettiği büyük sarayın ve bölgenin su ihtiyacını karşılayan Yerebatan Sarnıcı, İstanbul’un Osmanlılar tarafından 1453 yılında fethinden sonra, bir müddet daha kullanılmış ve padişahların oturduğu Topkapı Sarayı’nın bahçelerine buradan su verilmiştir.[14]

Sarnıca son olarak 1985-1987 yılları arasında onarım ve temizlik çalışması yapılmış. Bu çalışmalar sırasında güneybatı yönündeki iki sütunun altında, kaide olarak mermer 2 dev Medusa başı oyması bulunmuştur. Büyük olasılıkla Hıristiyanlık öncesi dönemlere ait olan bu Medüsa başları bir pagan tapınağına ait olmalıydı. Bu temizlemeler sırasında söylenenlere bakılırsa tam 50 bin ton çamur çıkartılmıştı.

Günümüzde müzik eşiğinde özel olarak ışıklandırılan, Yerebatan Sarayı sarnıcı şimdi İstanbul’un en gözde ve sıklıkla ziyaret edilen tarihi turistik mekânlarından birisi… Öyle ki içeri girmek için uzunca bir kuyruğa girmeyi göze almalısınız. Ama bu ünlü sarnıç, bu küçük zahmete fazlasıyla değecektir.[15]

yerebatan, Basilica Cistern, istanbul, history

Sarnıç Hakkında Anlatılan Efsaneler

Yerebatan Sarnıcı yüzyıllar boyunca terk edilmiş halde bırakılmış ve çevresine evler inşa olmuştur. Harabe haline gelmiş olsa da kendini unutturmamıştır. Üstüne inşa edilen evlerde yaşayan insanların geceleri çığlık ve kahkaha sesleri duyduğu söylentileri yaygınlaştı. Sarnıçtaki seslerin girdaba kapılarak kaybolan insanların ruhları olduğu yönünde söylentiler yayılmıştır.

Sarnıçta gövdesi ağaç tasvirli, üstünde tavus gözü denilen motiflerin bulunduğu bir sütun üstünde gözyaşları bulunan başka bir sütun vardı. Efsaneye göre bu gözyaşı motifleri sarnıcın yapımı sırasında eziyet çeken kölelerin gözyaşıydı.[16]

Başka bir efsane de tüneller efsanesidir. Bu efsaneye göre Yerebatan Sarnıcı’ndan başlayarak, İstanbul’un altının tünellerle kaplı olduğu bu tünellerin deniz altından da geçerek, Kınalıada’ya vardığı rivayet edilmektedir. Bu tünellerin, giriş kapısının Kapalıçarşı’nın içinde gizlendiği söylenir.[17][18]

Geçidin bulunduğu bölgede yemek takımı üzerinde çalışan gümüş kaplama atölyelerinin bulunduğu, çalışanlara ise işe başladıkları gün söz konusu dehlizlerden kimseye bahsetmemeleri için Kuran-ı Kerim’e el bastırıldığı iddia ediliyor.[19]

medusa sütunu

Medusa Başları

Yerebatan Sarnıcını gezdiğinizde adımlarınızın son bulduğu yerde karşınıza Medusa başının yer aldığı iki taş blok çıkar. Birinin ters diğerinin yan durduğunu görürsünüz.[20]

Antik çağların ünlü karışık yaratıklarından biri olan Medusa, gözlerine bakan kişiyi taşa çeviren bir güce sahiptir. Yerebatan sarnıcında da, bir Medusa kabartması, sütun kaidesi olarak kullanılmıştır.[21]

İstanbul Belediyesi tarafından 1985-1988 yılları arasında sarnıcın içindeki su boşaltılmış, tabanındaki çamur birikintisinden arındırılmış; temizlik çalışması tamamlandığında, güneybatı köşesinde kaide olarak kullanılan iki adet Medusa (Gorgon) başı tespit edilmiştir. Ziyaretçilerin sarnıcın içinde dolaşabilmesi için, bir gezi platformu yapılmış; Medusa başlarının bulunduğu alan sudan izole edilerek bu bölgeye platformla ulaşım sağlanmıştır.[22]

Sarnıcın kuzeybatı köşesindeki iki sütunun altında kaide olarak kullanılan iki Medusa başı Roma Çağı heykeltraşlık sanatının şaheser örneklerindendir. Sarnıcı ziyarete gelenlerin hayretler içersinde seyrettikleri 4. yüzyıla ait bu başların hangi yapıdan alınarak buraya getirildiği konusunda kesin bir bilgi olmamakla birlikte Medusa heykellerinin Sarnıcın inşasında salt sütun kaidesi olarak ihtiyaç olduğu için kullanıldığı görüşü araştırmacılar arasında genel kabul görmektedir.[23]

medusa sütunu

Sarnıçtaki Medusa başları konusunda ne arkeologlar ne de tarihçiler tek görüşte uzlaşabilmiş değildir. Öne çıkan üç hikâyeye vardır:

İlk hikâye; sarnıç inşa edilirken de özellikle bu Medusa başları yerleştirilmiş ve hem şehri hem sarnıcı koruduğuna inanılmış.

İkinci hikâye; ilkine oldukça zıttır. Çünkü “Medusa”nın paganist bir kültüre ait olduğu ve Hıristiyanlık ile bağdaştırılamayacağına dayanıyor. Bu nedenle de şehrin en görünmeyen noktasında adeta yer özellikle kullanılmış. Sarnıcın son noktasında oluşunun nedenin de bu olduğuna inanılıyor.

Uçüncü hikâye; aslında konuya daha basit bir açıklama getiriyor. “Nedeni ne Medusa’nın mitolojik gücü ne de dindarlıktır. Sadece kullanılacak sütun bitmiş” diye anlatılıyor. Sarnıcın sonundaki sütunlar, diğerlerinden çok daha kısadır. Sarnıcın tümünde zaten elde başka yapıların kalıntısı olan farklı mimari anlayışların ürünü olan sütunlar kullanılmış. Hal böyle olunca, elde kalan son sütunlar kısa geldiği için, altlarına Medusa başlı heykeller koyularak yükseklik tamamlanmıştır. [20]

Bu hikâyeler doğrultusunda ters Medusa heykelinin baktığı her şeyi taşa çevirdiği için Medusa’nın tılsımını kullanmışlar, böylece taş sütunların yıkılmayacağına inanmışlardır. Bunun yanı sıra, Medusa sütunun ters olmasının sebebi ise onu gören insanları bu tılsımdan korumaktır.[24]

Karşısına geçip bakanı taşa çevireceğinden korkulmuş olsa gerek Medus’a başları ters ya da yan konmuştur.[25]

medusa efsanesi, medusa legend

Medusa Efsanesi

Medusa Efsanesi’nde Athena’nın Medusa ve kız kardeşlerini birer ifrite çevirmesi ve Medusa’nın saç tellerinin yılana dönüşmesi ve sonrasında da Athena’nın bununla da yetinmeyip Medusa’nın yılan saçlı kafasını bedeninden ayırdığı anlatılmaktadır. Bugünkü Yunanistan’da bulunan Mora yarımadasındaki ilkçağ bir şehir devleti olan Korintos şehri kavramı bu efsanenin İyon uygarlığının bağlantılarına işaret etmektedir.[26]

Efsane, kısaca şöyledir:

Medusa’yla ilgili mitolojiye dayandırılan birçok söylentiyle tarihin eski cağlarına doğru bir yolculuk yapmak istersek şu gibi rivayetlerle karşılaşabiliriz. Bir söylentiye göre Medusa Yunan Mitolojisinde yeraltı dünyasının dişi canavarı olan üç Gorgonadan biridir. Bu üç kız kardeşten yalnızca yılan başlı Medusa ölümlüdür ve kendisine bakanları taşa çevirme gücüne sahiptir.

Medusa, yaşamına çok güzel bir genç kız olarak başlamıştır. O kadar güzeldir ki tanrıçaların kıskançlığını üzerinde toplamış, tanrıları da peşinde koşturmuştur. Özellikle Tanrıça Athena (Zeus’un en çok sevdiği kızı) onu çok kıskanmaktadır. Denizlerin tanrısı Poseidon ise Medusa’ya hayrandır. Başı öylesine dönmüştür ki bir gün Athena’nın tapınağında Medusa’ya zorla sahip olur. Bu durumu kendisi için aşağılayıcı bulan Athena, Medusa’yı gorgon yaparak cezalandırır. Gorgonlar, Yunan mitolojisinde keskin dişli, saç yerine başlarında canlı yılanlar olan, dişi canavarlar. Efsaneye göre gözlerine bakanı taşa çevirirler. Üç kızkardeştirler; Medusa, Euryale ve Stheno.

Medusa böylece çok çirkinleşmiş, saçları yılana dönüşmüştür, yüzüne bakanlar taş kesilmektedir. Medusa insan olduğu için ölümlüdür. Athena Medusa’yı gorgon yapma cezasını az bulur ve Perseus’la iş birliği yaparak Medusa’nın başını kestirir. Başı kesildiği anda Medusa’nın Poseidon’dan olma çocukları Pegasus ve Chrysar gövdesinden dışarı fırlarlar. Medusa’dan sıçrayan kan damlaları Libya çöllerine düşer ve birer yılana dönüşürler. Daha sonraları bu yılanlardan biri Mopsus’u öldürmüştür.

Perseus, Medusa’nın kesik kafasını alır gider. Athena ise Medusa’nın derisini yüzüp Aegis’in markası yapar. İki damla kanını kral Erichthonius’a hediye eder. Bu iki damla kandan biri öldürücü zehirdir, diğeri ise panzehirdir ve tüm hastalıklara deva olmaktadır.[27]

Yine bir rivayete göre Medusa siyah gözleri, uzun saçları ve güzel vücudu ile öğünen bir kızdı. Uzun zamandan beri Yunanlı Tanrı Zeus’un oğlu Perseus’u sevmektedir. Bu arada Tanrica Athene’de Perseus’u sevmekte ve Medusa’yı kıskanmaktadır. Bunun için Tanrıca Athene Medusa’nın saçlarını korkunç yılanlar biçimine sokar. Artık Medusa kime baksa, taş kesilir. Daha sonra onu bu biçimde gören Perseus heyecanla Medusa’nın büyülendiğini düşünerek başını keser, başı eline alıp düşmanlarını taşa çevirerek birçok savaş kazanır. Bu olaydan sonra Medusa’nın eski Bizans’ta kılıç kabzalarına ve sütun kaidelerine ters ve yan olarak işlendiği söylenmektedir.

Diğer bir rivayete göre ise Medusa kendisine bakanları taşa çevirme özelliğinden dolayı, kendisini bazen Perseus’un kılıcında bazen de aynaya bakıp görüyor ve kendisini taşa çeviriyor. Bunun için buradaki heykeli yapan heykeltraş ışığın yansıma pozisyonlarına göre Medusa’yı üç ayrı pozisyonda yapmıştır. Birinci normal olan yani şu anda Didim’de olan, ikinci ters olan, üçüncü yan olandır. Buradaki heykel Didim’den getirtilmiştir. Roma Cağı heykelciliğinin önemli eserlerinden olan dev büyüklükteki iki Medusa başı ters ve yan duruşlarıyla insanların büyük ilgisini çekmeye devam ederken o tarihten bugüne Bazilika Sarnıcında sular ahenkle damlayarak sarnıcın yarı karanlık gizemli atmosferinde dolaşanlara Medusa’nın şarkısını mırıldanmaktadır.

O dönemde büyük yapıları ve özel yerleri kötülüklerden korumak amacıyla Gorgona kafalarının resim ve heykellerinin konulduğu, Medusa’nın da bu düşünceyle buraya konulduğu zannedilmektedir.[23]

Modern Medusa Efsaneleri

Medusa hakkında yapılan araştırmalarda II.Abdülhamit’in tutturduğu bir günlük olan Kara Kaplı’da bahsedilen bazı belgeler bulunmuştur. Kara Kaplı’daki bu belgeler Medusa rivayetini çok farklı bir boyuta taşımıştır.

1456 yılında Fatih Sultan Mehmet ile görüşmek için Venedik’ten İtalyan asıllı bir heyet gelir. Hatırlı kişileri araya katarak Sultan’la görüşmeyi talep ederler ancak Sultan heyetle görüşmesi için veziriazamı görevlendirir. Heyet veziriazama Yerebatan Sarnıcı’nda bulunan hazineden bahseder ancak hazinenin yerini sadece Sultan’a söyleyebileceklerini bildirir.

medusa lahiti

Konu Sultan’ın ilgisini çeker ve heyetten bir kişiyle görüşmeyi kabul eder. Seçilen temsilci Sultan’a Yerebatan Sarnıcı’ndaki hazinenin maddi bir şey olmadığını, bir ceset olduğunu söyler. Bu cesedin ve cesedin içinde bulunduğu, lahit olarak adlandırılan tabutun kendilerine verilmesi karşılığında çok şey öneren heyet, istediğini alamaz. Kara Kaplı’da bahsedilene göre bu heyet paganist bir tarikatın üyesidir.

Fatih Sultan Mehmet’ten sonra Abdülhamit Han Medusa lahdiyle yakından ilgilenir. Abdülhamit Han’a da birkaç kez bu konuda görüşmek için heyet yollanınca Padişah’ın Medusa’ya ilgisi daha da artar ve bu konuda araştırmalar yapılmasını ister. Araştırmalardan ve heyetlerden öğrenilen bilgiler doğrultusunda lahdi çıkarmaya karar veren Abdülhamit Han ve bu konuda görevlendirdiği kişiler Yerebatan Sarnıcı’nın dehlizlerinden birinde lahdi bulurlar.

Lahdin içinde dehşet verici bir yaratığın bozulmaya yüz tutmuş mumyası vardır. Bu yaratığın başı insan başına benzemektedir ve kıvrımlarıyla dev bir yılanı andırmaktadır. Padişah’ın emriyle bu lahit korumaya alınır. Önce halktan saklanmak istenen lahdin daha sonra kapağının kaldırılmaması şartı ile gün ışığına çıkarılmasına karar verilir.

Günlerden bir gün bir çocuğun dehlizlerden birine girip içeride cesedi görmesi ve İstanbul halkına “Ben Şahmeran’ı gördüm!” demesiyle olay gerçekleşir. Tonlarca ağırlıktaki bu lahit bin bir zorlukla gün yüzüne çıkarılır ve Fatih Camii’nin avlusuna götürülüp halka kısa bir süreliğine gösterilir.

Abdülhamit Han’ın emriyle cesedin fotoğrafı çekilip o devrin gazetelerinde yayınlanır. Günümüzde ise bu lahdin fotoğraflarının yayınlandığı gazetelerden hiçbir iz yoktur. Medusa lahdinin peşinde birçok yabancının olduğu bilinmekle beraber Padişah’a gelen heyetlerin yıllarca bu lahit çevresinde ayin düzenlediği de söylenmektedir. Gazetelerin toplatılması ve olayın örtbas edilmesi konusuyla bu heyetlerin bir ilgisi olup olmadığı ise merak konusudur.

Efsane yarı yılan yarı insan bir kadın olan Şahmeran’ın Tahmasp’la yaşadığı büyük aşkı anlatır. Şahmeran’ın bir mağarada gizlendiğinden, dünyanın sırrını bildiğinden ve etini yiyenin şifa bulacağından bahseder. Hastalanan padişahın sağlığı için Şahmeran’ı arayanlar O’nu Tahmasp sayesinde bulurlar ve efsanenin sonunda vezir Şahmeran’ı öldürür. Öldükten sonra Şahmeran’ın cesedine ne olduğu bilinmemekle birlikte Tahmasp, Şahmeran’ın cesedini bir lahdin içine saklamış olabilir.

Şahmeran ve Medusa’nın aynı kadın olup olmadığını hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz belki de. Ancak yüzyıllardır süregelen bu efsaneler yüzyıllar sonra da dillerde dolaşmaya devam edecektir.

ressimli gazeta, lahit, medusa
Ressimli Gazeta'da yayınlanan Medusa lahiti haberi

Sansasyonların daha fazla yayılmasının önüne geçmek için Sultan Abdülhamit yerinde bir karar alır ve lahit boş olarak Fatih Camisi’nin avlusuna törenle gömülür. Olay gününün fotoğrafları bahsetmiş olduğumuz “Resimli Gazeta”da yayınlanmıştır. Lahit Fatih Camisi’nden sonra Molla Fenari Camii’nin yanında bulunan, kraliçe mezarlarının olduğu bölgeye konulmuştur fakat lahitin bundan sonraki akıbeti bilinmemektedir. Pek çok yabancının bu lahitin peşine düştüğü öğrenilmiştir.[28]

Hikayenin başka bir anlatımı da şöyledir:

Abdülhamid Han zamanında İstanbul’da bir deprem meydana gelir. Şu an Yerebatan Sarnıcı’nın olduğu bölgede o zamanlarda bina yoktu ve insanlar İstanbul’un altında bulunan, özellikle bu bölgede çokça olan tünellere girebiliyorlardı. Depremden birkaç gün sonra çocuklar, oynamak üzere Yerebatan Sarnıcı’nın olduğu bölgede tünellere girerler ve içlerinden bazılar tüneldeki duvarların birkaçının çatlamış olduğunu görür ve gördükleri manzarayı büyüklerine anlatırlar. Duvarlarda içe doğru çatlakların açıldığı bilgisi Sultanın kulağına kadar gider ve sultan, uzman kişileri bakması için görevlendirir. Bu arada şunu da belirtelim; bugünkü Yerebatan Sarnıcı birçok dehlizlere sahiptir. Bir ucu Haliç’e, bir ucu Ayasofya’ya açılır; hatta “Binbirdirek Sarnıcı” ile bağlantılı olduğu bilinmektedir ancak bu dehlizlerin pek çoğu kapatılmıştır.

Gelen görevliler çatlakların olduğu duvarları açarlar ve içeride bir lahit olduğunu görürler. Bu büyük lahitin kapağını açtıklarında ise gördükleri manzara karşısında şok olurlar. Lahitin içinde bir mumya bulurlar fakat asıl şaşkınlık yaratan mevzu mumyanın şeklidir. Mumyanın başı insan ve vücudu da yılan şeklindedir. Bu olay kısa süre içerisinde yayılır ve “Şahmeran bulundu” söylentileri ayyuka çıkar. Yerebatan Sarnıcı’na girenler de bilir ki oradaki bazı sütunlarda yine yılan saçlı, insan vücutlu fakat zaman zaman da yılan vücutlu olarak tasvir edilen Medusa’nın kafası şeklinde sütun altlıkları bulunmaktadır.

Bu lahit, içerisindeki mumya çıkartılarak Sultan Abdülhamit tarafından bir yere saklatılmıştır. Konuyla ilgili olan araştırmacılara göre lahit içindeki yaratığın mumyası halen İstanbul’da saklanmaktadır ve dönemin yönetim merkezleri olan Yıldız Sarayı ya da Beylerbeyi Sarayı’nda saklanıyor olması muhtemeldir. Bazı araştırmacılar ise yurtdışından -özellikle İtalya diye belirtilir- bazı örgütler -Mason Locası olduğu iddia edilir-, bu lahitin gizli yollarla yurtdışına kaçırıldığını söylerler.

Bu olay hayal ürünü değildir ve yazılı kaynaklara dayanmaktadır. Dönemin Osmanlıca yayın organı olan“Resimli gazeta” isimli dergide olay kaleme alınmış ve lahitin fotoğrafları çekilmiştir.[29]

gözyaşı sütunu

Gözyaşı Sütunu

Bu gizemli sarnıcın akılda kalıcı bir başka tarafı ise “Gözyaşı Sütunu” . Sütunun üzerinde gözyaşı şeklinde oymalar mevcut ve sürekli ıslak olması nedeniyle “Ağlayan Duvar” adını almış. Bu sütunun yapılma amacı, bu devasa bazilikanın yapımında ölen yüzlerce kölenin anısını yaşatmakmış.[30]

Yerebatan Sarnıcı’nın Yeniden Keşfedilişi

Sarnıcın Konstantinopolis’in fethinin ardından unutulmuş olduğu, Basilica Stoa’nın bulunduğu alana konutlar yapılması ve bu konutlar tarafından sarnıcın varlığından habersiz, kuyu olduğu düşünülerek kullanılmasından anlaşılmaktadır. Hollandalı gezgin Petrus Gyllius, 16. yüzyılın ortasında Basileios Stoa’nın kütüphanesini aramak amacıyla yaptığı araştırma sırasında, bazilikanın bulunduğu bölgede yapılmış olan konutların su ihtiyaçlarını bu alanın altındaki su kaynağından sağladıklarını öğrenmiştir ve o dönemde yapılmış olan basit su kuyularının birinin bağlantı noktasının sarnıca ulaştığını tespit etmiş; sarnıcın içine girmiştir.[31]

yerebatan, harita, map

Yerebatan Sarnıcı’na Nasıl Gidilir?

İstanbul’un Eminönü ilçesinde, Ayasofya’nın hemen yanı başında bulunan sarnıca ulaşmak için öncelikle Eminönü merkeze gitmeniz gerekir. Sonrasında vapur iskeleleri önünde bulunan duraktan tramvay’a binerek 3 durak seyahat ettikten sonra Sultanahmet durağında inmeniz gerekmekte.

Duraktan aşağıya doğru yaklaşık 250 metre yürüdüğünüzde sarnıcın girişine ulaşacaksınız. Alttaki haritadan, Eminönü İskele’den Yerebatan Sarnıcı’na yürüyerek ve tramvay ile nasıl ulaşabileceğinizi görebilirsiniz.[32]

Akhenaton'un Hazırladığı Diğer Makaleler

Kaynaklar

[1] W. Müller-Wiener, İstanbul’un Tarihsel Topografyası, 17. Yüzyıl Başlarına Kadar Byzantion- Konstantinopolis-İstanbul”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2007, s.283.
[2] Şehnaz Önlü, “Yerebatan Sarnıcı’nın Taşıyıcı Elemanlarının Analizi” (yüksek lisans tezi), İstanbul Teknik Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Ekim 2010, s.1.
[3] Ayhan Han, “Osmanlı Döneminde Yerebatan Sarnıcı ve Mahallesi”, İstanbul Teknik Üniversitesi, Yıllık: Annual of Istanbul Studies 1, 2019, s.82.
[4] Şehnaz Önlü, a.g.e., s.34.
[5] W. Müller-Wiener, a.g.e., s.284.
[6] Prokopios, “Yapılar”, çev. Erendiz Özbayoğlu, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 1994, s.42-43; Buildings, c. 7, çev. B. Dewing ve Glanville Downey (Londra: Loeb Classical Library, 1971), s. 91, 93.
[7] Ayhan Han, a.g.e., s.83-84.
[8] Petrus Gyllius, “The Antiquities of Constantinople”, çev. John Ball (Londra: John Ball ve C.C.C: Oxon, 1729), s.146-147.
[9] Robert Walsh ve Thomas Allom, “İstanbul Manzaraları: Rumeli’de ve Batı Anadolu’da Gezintilerle”, çev. Şeniz Türkömer, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2013, s.51.
[10] Julia Pardoe, The Beauties of the Bosphorus”, (Londra: George Virtue, 1838), 101-105.
[11] BOA, A.DVNSMHM.d. 42, hüküm no: 671 (3 Safer 989 [9 Mart 1581]).
[12] Mehmed Ziya Bey, “İstanbul ve Boğaziçi: Bizans ve Osmanlı Medeniyetlerinin Âsâr-ı Bâkıyesi”, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Yayınları, İstanbul s.2016, 601-602.
[13] Ahmet Refik Altınay, “Fatma Sultan”, Diken-İnci Matbaası, İstanbul, s.11-12.
[14] “İstanbul’da Suyun Serüveni”, İSKİ, s.30-34.
[15] “Anadolu’da Antik Dönemden Günümüze Su Mühendisliği Harikaları”, Wilo Yayınları, s.261.
[16] Tarih Selin Yenici, “İstanbul Efsaneleri”, Tarih Dergisi (Okyanus Kolejleri), sayı: 2, Kasım 2017, s.18.
[17] Şerif Esendemir, “Efsane İstanbul”, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Yayınları, İstanbul 2009, s.53
[18] Tansu Demir, “Halk Edebiyatında İstanbul” (yüksek lisans tezi), İstanbul Kültür Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, İstanbul 2019, s.49.
[19] https://www.vikilist.com/istanbul-un-5-sehir-efsanesi-320
[20] Gülsemin Topal, “Yerebatan Sarnıcı”, Bi’ Doz Tarih, İstinye Üniversitesi, İstanbul.
[21] Dr. Öğr. Üyesi Seda Yavuz, “Müzecilik: Dünya ve Türkiye Müzeleri”, İstanbul Üniversitesi, s.309.
[22] Şehnaz Önlü, a.g.e., s.37.
[23] Mim. Emine Gül Ateş, “Kültürel Mirasımız Olan Yerebatan Sarnıcının Akustik Sorunlarının İncelenmesi” (yüksek lisans tezi), İstanbul Teknik Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, İstanbul 2007, s.5-7.
[24] Kübra Çakır, “Tarihin Güzellik Abidesi: Tarihi Yarımada”, Bizehas (Kadir Has Üniversitesi Öğrenci Konseyi Süreli Yayını), Şubat 2013, Sayı:4, s.23.
[25] Birsel Çağlar Abiha, “Anadolu Türk Kültür Geleneğinde Şahmaran” (doktora tezi), T.C. Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, Kocaeli 2014, s.118.
[26] Zehra Dündar ve Prof. Dr. Sultan Baysan, “Aydın İlindeki Efsanelerde Geçen Coğrafi Ögelerin Analizi”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi / Cilt: 20, Sayı: 2, Eylül 2018, s.30.
[27] https://www.neredekal.com/blog/medusa-efsanesi/
[28] “İki Rivayet Tek Efsane”, 29 Haziran 2016, https://medium.com/@pembepenguen/i̇ki-rivayet-tek-efsane-6b5e0087f70c
[29] “2. Abdülhamit Döneminde Yaşanan Fantastik Şahmeran Olayı”, 27 Kasım 2017, https://frpnet.net/makaleler/2-abdulhamit-doneminde-yasanan-fantastik-sahmeran-olayi
[30] Sıla Uluçay, “İstanbul’da Bir Medusa”, Düşünce Kültür-Sanat-Edebiyat, Dönem: 2, Sayı: 8, 2017-2018, s.7.
[31] Şehnaz Önlü, a.g.e., s.36.
[32] https://gezenticift.com/yerebatan-sarnici/
[33] Sarayın tamir masraf defteri ve örülen çevre duvarları için bkz: BOA, D.BŞM 1610/40 vrk. no. 2 (18 Rebiülevvel 1121 [28 Mayıs 1709]).






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:
 
 
📊 19 Ağustos 2007 itibariyle, toplam: 53390048 ziyaretçi (135908465 klik) tarafından görüntülenmiştir. Online ziyaretçi rekorumuz, 4626 kişi. (5 Eylül 2010)

gizli, gizli ilim, ilim, gizli ilimler